Bir Ruh Macerası
1977 yapımı, yönetmenliğni Atıf Yılmaz’ın yaptığı klasik bir türk güldürü filmi vardı.İbo ile Gülşah.Hatıralayanlar,izleyenler çoktur tahminimce.Kısa özeti ile zengin ama mutsuz ailenin küçük kızı Gülşah, saf anadolu köylüsü İboyla tanışınca dadılardan ve o sevgisiz aileden kurtulup,kendini yaşamın içine salar.Bunun basit bir film kurgusu olduğunu düşünüyordum ta ki Ayşe Şasa’nın Bir Ruh Macerası’na şahit olana kadar.

1941 doğumlu Ayşe Şasa hatıratına başlarken soyadını yıllar yılı özellikle telefon görüşmelerinde kodlamak zorunda olduğunu vurguluyor.Doğumuyla birlikte hep bir “istenilmeyen” kişi olmuş gibi. Çerkes bir aileden gelen annesi aslında erkek çocuk sahibi olacağını zannediyormuş, gelen hediyeye tavrı ise bir kaç gün süt vermemek olmuş. Ah, bir çocuk için en acı başlangıçtır bence. Dakika bir, yenilgi bir.
Annesi Melike Şasa ve babası Avni Şasa o dönemlerde varlıklı(!),medeni(!) sürekli Avrupa’ya giden bir ebeveyn. Hal böyle olunca Ayşe Şasa “asri” mürebbiyelere teslim edilmiş bir çocuk. Allah’ı Gott diye öğrenen, elinden tutup kiliseye ayine götürülen, dayanıklı olsun diye karların üzerinde yatırılan,bir çocuk için cezadan çok zulüm olan mürebbiye eğitimini yıllar sonra mürebbiyesinin “zengin ama çok şansız bir çocuktun” cümlesi Şasa’nın çocukluk yıllarının özetini veriyor.
Şasa’nın dayısı Rauf Orbay,ananesi ve teyzesi bu küçük kız çocuğunun içindeki çığlıklara şahit olsalarda anne ve babaya yine de birşey diyemiyorlar ve mürebbiyeler kabusu Şasa’nın ruhundaki depremi meydana getiriyor. Denizin kenarında, şişenin içine konulan notta “ben çok mutsuz bir çocuğum, bu notu bulan lütfen beni arasın!” derken aslında ileriki yıllarda bariz bir şekilde görülecek nevrotik sürece -maalesef- merhaba demiş oluyor.
Arnavutköy Amerikan Koleji’ne başlaması ailesinin “alaturka herşey ayıp” mantığıyla birlikte, annesinin “yatılı okula vereceğim,ayakaltında gezmesini istemiyorum” demesi ile vuku buluyor. Annesinin bir türlü sevemediği bir çocuk. Babası ise ona karşı biraz daha naif. Bastırılan çocuk kolejin gözbebeği iken aileden yine geçer not alamıyor.Silik bir kişi olarak kalması konusunda ailesi hayli ısrarcı.
Alman dadının Almanca mecburiyeti,kolejin ingilizcesi derken zaman zaman Şasa kendi dilini unutuyor.Virgina Woolf,Kafka,Camus ,Sartre okuması şart çünkü o hümanizm başlığı altında,nihilistliğe yakın bir mesafede geleneğe, vahye,ahiret düşüncesine karşı kışkırtılan “modern aydın olma” adayı ! Oysa o en çok Sait Faik’i seviyor. Sırf bu yüzden “menfi herifleri neden okuyorsun?” diye babasından azar bile işitebilen bir kişi o.
Kolejin sonlarına doğru Şasa “Yaşadığımız Odalar” isimli oyunu yazıyor ve çok sükse yapıyor.Cevat Çapan o dönem ki köşesinde hayli övüyor onu ve arkadaşlarının ortamında karşılaşıp hayli etkilendiği hatta daha sonraları manevi babası yerine koyduğu Kemal Tahir ona “maskaralık yaptığın sürece seni alkışlar,ciddi birşey yaptığında kimse suratına bakmaz, yolunu ona göre
seç!” diyerek Şasa’yı uzun uzun düşüncelere sevk ediyor.
Zengin olmasına rağmen “tok evin aç kedisi” Şasa.Az harçlıklı yılları onu ek işlere yöneltiyor. Yeşilçam sinemasında asistanlık yapıyor. Türk sinemasına karşı muhalefet duygusunun tavan yaptığı bir dönemde “Atıf Yılmaz’ın asistanıyım” dediği bir ortamda hayli alay konusu oluyor.Ailesinin onayı olmadığı halde, sırf o buhranlı evden kurtulmak için ilk evlilik Atilla Tokatlı ile oluyor. Mali açıdan zorgünler yaşayan Atilla Tokatlı’ya Atıf Yılmaz, Ayşe Şasa’ya ise senarist Vedat Türkali iş veriyor ve Şasa asistanlıkdan Vedat Türkali’nin sekreterliğine geçiş yapıyor. Maddi sıkıntılarla birlikte zayıf bünyesi ve sinirleri olan Şasa nevrotikliğe daha hızlı adımlarla yol alıyor.Ve ilk evlilik hazin bir şekilde sonlanıyor. Çok sonraları ise Atıf Yılmaz hayat arkadaşı oluyor Şasa’nın. Lakin o da mutlu sonun tanımı olmuyor.
Kırılganlıklarının faturası Şişli’deki La Paix hastanesine kaldırılmakla patlak veriyor. Anne kızının hastalığına üzülmeyi tercih etmek yerine “elalem ne der” sorusunun çengeline takılıp Şasa’yı o dönemde bile hırpalayabiliyor. Akıl hastası olduğuna asla inanmayan Kemal Tahir “Dünya çilesinden kaçamazsın, hayatın meşakkatinden kurtulamazsın! İstersen dünyanın en zengin adamı ol,servet insanı çileden korumaz.Biz dünyaya çile çekmeye ve pişmeye geldik” cümleleri ile Şasa’ya yol gösteriyor aslında.
Az bir zaman sonra Şasa önce manevi babasını, daha sonra ise fizyolojik babasını kaybediyor. Kişisel kanatimdir ki birinci ölüme bence daha çok üzülüyor…Kimsenin dost olmadığı, kederin çok olduğu Şasa’nın zor günlerinde ortak arkadaşları Fevzi Turan’a Bülent Oran’ı soruyor. Ve “söyle Bülent beni arasın” diyerek huzura talip oluyor. Önceleri dost olan Oran sonraları Şasa’nın şifası, eşi, yoldaşı oluyor…
Nevrotik hastalığının en şiddetli dönemlerinde Bülent Oran etrafında pervane.81 ve 82 yılları. Şasa tanışması başlıca bir konu olabilecek Füsusu’l Hikem’i okuyor. Okudukça berraklaşıyor.Sorularının yanıtlarını, rahmeti,maddi-manevi şifayı buluyor.Sonraları İsmet Özel’le tanışması, Gayrettepede’ki evde uzunca sohbetlerine denk geliyor. Dergah’dan Mustafa Kutlu ilgisine denk geliyor.Mahmut Erol Kılıç ise bu evrelerde önemli kişilerden biri.
Önce namaz, sonra ise örtü yolculuğu oluyor Şasa’nın.
Bu yolcuğu sürekli destekleyen Bülent Oran örtüsüne mesafeli. Aralarında İmam nikahı kıyılması için eşinin ısrar edişini, Şasa’yla camiye gitmeyi kendisinden on adım geri gelmesi şartı ile kabul ediyor.İnşaat işçisi iki kişinin şahitliğinde muradına eriyor Şasa. Katıldıkları bir televizyon programında Bülent Oran, bu tavrının “bağnazlık” olduğunu yüksek sesle söyleyerek kadınının kalbini birkez daha kazanıyor. Annesini tarafında asla takdir edilmeyen Şasa, örtüsü ile annesini ziyaret edişinde avaz avaz çığlıklar yankılanıyor beyninde. “Çıkar o başındakini!” Anne ve babasına göre “Din sadece kapıcılar,temizlikciler için olan birşey. Ve İslam Batı’dan geri kalışımızın tek sebebi !” Hep yaramaz olan bu çocuk hiç mi onu sevindirecek birşey yapmayacak ?
Sonraları mürşidi kamilli yıllar.Berraklaşan bir zihin. Mutlu bir Ayşe ve huzur. Ruh macerası aradığını buluyor. Şasa O’na kavuşuyor.Hayatının ilk yarısını korku filmi diye tanımlayan kadın, “Allah hepimizi ve özellikle yeni nesli böylesi azaplardan esirgesin” duasına amin diyerek bizi şahit kılıyor…