87.5 mhz ile 108.0 mhz arasındaki yolcuğu hep diğerlerine göre daha sevmişimdir. İlk serüvenim “uzakları yakın eden radyo” ile başlamıştı. Aslında bu durum önceleri mecburiyetten hasıl olmuştu. Çünkü anadolunun o sessiz ilçesinde başka frekansda anladığım dilde yayın yapan yoktu. 93.7′nin üzerlerinde bir yere gelince tolga çandarlar, nalan altınörsler,zekai tuncalarla, adını sanını bilmediğim gönlümün tellerin titreten şarkılar, nağmeler dinledik. “Buyrun Radyo”, “Gecenin İçinden”, “Sizin için Seçtiklerimiz” cıngıllarını takiben türkçesi saf, samimiyeti içten radyo programcıları sayesinde hepimiz bir dönem radyocu olmayı istemişizidir sanırım. Ünsiyetim öyle boyutlara ulaşmıştı ki Öss’ye hazırlanırken sözel soruları çözerken bile trt fm dinleyebilen bir tip olmuştum.
Şimdilerde ise ulusal veya yerel radyo kanallarını gezerken karşılaştığımız sevgi pıtırcığı, hani şu hepimizi koşulsuz seven, gönül kulağımıza -bir türlü sevemediğim ifade- talip olan radyoculardan sonra radyo dinleme veya radyocu olma hevesinden olağanca hızıyla vazgeçebildik.
Gittiğim veya bir süre kalacağım şehirlerde özellikle yerel radyo kanallarını dinlerim o bölgeye, insanına, kültürüne dair birçok şeyi öğretir bu bana. Tabiki program saati iki saat olup, reklamdan arta kalan 35 dakikalık yayın değil bahsettiğim şey. O şehrin çarşısını,pazarını,kasabını öğrenmek istersen cadde ve sokak gezersin. “Maddi imkansızlıktan dolayı radyoda reklam lazım” fikriyatı beni ilgilendirmiyor. İki şarkı dinleyeceğim diye bilmem ne peynirlerinin,sucuklarının yada indirimdeki mağzanın reklamı gün boyu beynimin içinde yankılanırken ne anlarsın sen benim “gönül kulağım”dan.
Önceleri frekans ararken, İstanbul’a gelişle birlikte frekans değiştirmeye yeltenmekte başka bir ruh bunalımına sebep olabiliyordu. Örneğin tam ilkay akkayı dinliyorsunuz, çızırtıyı düzeltmek için milim kaydınız fona Hakan Taşıyan falan gelebiliyordu yani. Bu karışıklıkta elbette zamanla aklınızda tuttuğunuz kanallar oluyordu. Mustafa Cihat’ın yayın yönetmeni olduğu dönemde marmara fm stabil kaldığım kanalların başındadır mesela. İbrahim Sadri’nin şiire benzettiği şeyleri okumasını yasa desteği ile yasaklanması isteyenlerdenim belki evet ama çok iyi bir radyo programcısı idi bence. Sabah kuşağında gazete manşetleri,kültür-sanat haberlerine dair enfes yorumlarının olduğu Eşref Saatini uzun süre takip etmiştirim. Aykut Kuşkaya’nın akşam saatleri yayını iş dönüşü trafikteki tek tesellim idi. Feridun Özdemir’i ise hiç sevemedim bilmesini isterim. Eski tadı yok Marmara’nın. Radyo gece dinlenir ve hergün aynı playlisti yayına vermek bir süre sonra sizi “hadi canım sende” durumuna getirir.
Bir görünüp kaybolan Ahmet Savaş’ı buluşum, Uğurşen Bayrak’ı,Sevil Orhanlı’yı dinleme ısrarım 2002-2005 yıllarında Radyo7cilerden eyledi beni.Üniversitedeki arkadaşlarla anten olarak çatal kullandığımız küçük radyo en güzel anılarımızın fonu için vargücü ile çalışırdı.Tamam itiraf ediyorum ki Kahraman Tazeoğlu’nu Mavi Ada’sınıda dinlemişliğim vardır . Eskiden o kadar kötü bir programcı değildi. Yılların tecrübesi onda bence başka birşey olarak zuhur etti.
Muzo vardı o dönemlerde birde.Belki hala var. Gecenin bir yarısı yastığa gömülüp gülmenin ne riskli bir eylem olduğunu şimdilerde daha çok anlıyorum. Kırmızı Başlıklı Kız küçük ama komik radyocuydu. Şimdilerdekiler planlanmış espri yapıp, “bak şuraya da toplu gülme sesi ver herkes burada gülüneceğini anlasın ” tipinden. Moral fm, Burç fm,Dünya radyo, Cem radyo, Yön fm’de sıkca uğradıklarımdan.
Hep merak ettiğim o ambiansı Radyo 15′de programcı arkadaşımın canlı yayın sunuşuna tanık olmakla tecrübe ettim. Çok büyülü birşeydi bence. Radyo 15′te çizgisi ile enlerimizin başında gelir. Genel Yayın yönetmeni Cengiz Bey özellikle mutfakdan yetişen radyo programcılarındandır. Rayad’ın düzenli “tematik radyo ödülü” sahibidir. Güzel insanlar mekanıdır.
Lise yıllarında müdür yardımcısı odasına her gittiğimde duyduğum kadarı ile daha sonra ise kendi keşfimle sıkı bir Akra fm dinleyicisi olup çıktım. Klişe olmayan tarafı ile hakikaten cıngıllarından çalıntı ile radyoculuğun yüzakları bence. Merhum Mahmud Es’ad Çoşan efendinin sohbet kayıtları, radyo programcılarının kalitesi, beni benden alan ezgileri ile sabit frekansım oldu. Bilgisayardan kapatsanız telefondan dinlemeye devam etme iştiyakınız oluyor. Allah hakkı konuşan herkesden razı olsun.
Posted in beni kategorize etme || Comments Off

Fark ettim de çalışmaktan ziyade işe gitme aşamasında daha yoruluyoruz gibi. Ana kent bir şehirde yaşayıpta bundan şikayetçi olmak biraz afaki durabilir lakin efendim şehir zor diye insancıklarında bunu daha çetrefilli hale getirmeleri artık tahammülsüz oluşumuzun göstergesidir.
Önceleri bey kelimesinin herkese verilmediği İstanbul’da, bir diğer kıyı semte gitmek isteyenler arasında vapura veya sandala binerken bir çekişme yaşanırmış. Bu çekişme şimdilerde yapılan tarzda değil elbette.
-”Efendim önce siz buyurun.”
-”Yok efendim, olur mu öyle şey.Lütfen önce siz buyurun.”
kabilinden yani.
Nezaket öyle hale gelirmiş ki bu diyalogların uzun sürmesine müteakip geç kalanlar “Efendim Kuzguncuğun haşaratından, Çengelköyün zerzevatından, Beylerbeyinin teşrifatından geç kaldım. Af buyurursanız sevinirim.”derlermiş.
Toplu taşıma araçlarına binerken elbette bir telaşınız, oturarak gitme kaygınız olabilir. Lakin ayakta gidişiniz bu kadar mı zor birşey ?
İnsanları iteleye iteleye binen her kişinin kaptığı koltukta bir zafer kazandığına denk rahatlığına, genişliğine hâlâ şaşırıyor oluşum için sanırım kendimi suçlamam lazım.
Bazen düşünürüm banka boşaltıp, kamuya zarar verip,hırsızlık yapanlarla toplu ulaşım araçlarında bu güruh arasında bağlantı kurabiliyorum. Herkes imkanı dahilinde bir diğerini “aklınca” alt ediyor. Erdem, Nezaket kişi isminden ziyade sözlüklerimizde başka birşeye denk gelmeli.
Posted in beni kategorize etme || Comments Off
al dedi
çocuklarını dedi
çocuklarını istiyorsan dedi
kendini dedi
al kendini dedi
git dedi
nerde kalırsan git dedi
kal dedi bana
ben de
kaynanamla kavga ettim
o yüzden
dedi kaynanam dedi
kızım bak dedi
madem kocan öyle
yapıyor dedi
ne yaparsan yap
kızım sen de
dedi
al kendini
git dedi

Yukarıdaki sözler bir şiir değil. “Harika bir rap müzik örneği” başlığı ile belki otuz kere farklı isimlerden yollanmış maildir bu… Üşenmemişler gençler… Müzik ve klip eşliğinde yollamışlar. Üzerinde çalışıldığı, hayret ettirecek şekilde üzerinde ciddi çalışıldığı belli… Gariban bir kadıncağızın sabah programlarının birinde anlattığı dramatik bir öykü bu aslında. Yanlış anlamadıysam, çocuklarıyla birlikte dilencilik yapmaya zorlanan annenin anlattıkları. Garip ve yaralayıcı olan şeyse, onları bu hale zorlayan kişinin, kadının kocası ve çocuklarının babası olması… Kadıncağız, eğer anlattıkları doğruysa, kayınvalidesine şikayet etmiş bu durumu, o da çaresiz anlaşılan, çocuklarını al ve kaç bu evden demiş…
Kadınların önce hep birlikte, bir konuşup bir ağladığı, hemen ardındansa ellerinde pullu oyalı mendillerle halay çekmeye durduğu bu tip sabah programlarını seyretmiyorum. Kadın kadına dertleşmeyi, kadın kadına hayat hikayesi paylaşmayı, kadın kadına dostluğu çok önemsediğim halde… Sırrı dökük, ilgi canavarına yenik bu tip programlar dertleşmeyi, paylaşmayı, ve dostluğu değil, adeta kadın düşmanlığını, kadını kadınla aşındırmayı, kadını kadınlığıyla oynamayı, deşmeyi, yerleştirdiği için… Sevmiyorum sabahları televizyon seyretmeyi…
Mağduriyetleri hakiki hallerden çıkarıp, seyirlik bir şova dönüştüren, üstelik bunu da kadın imgesi üzerinden bir tür metaya, kazanca çeviren bu tür ucuz televizyonculuk vicdanımızı yaralıyor aslında. Şaşırmaya, hayret etmeye, kırılmaya, kedere ve ibret almaya imkan tanımayan bir ifşaat gayyası her biri de… Üstelik her ne kadar eleştiriyor gibi dursalar da yaptıkları şey, yaşanan sapkınlıkları, normalleştirmek oluyor. Her sabah bu tip patolojik vakaları dinleyerek, “hayatta bu da olabilirmiş” demeye başlıyor insan… Bir müddet sonra, kızına tecavüz eden babalar, çocuklarını dilendirmeye zorlanan ebeveynler, ana-babasının gırtlağına bıçak dayayan evlatlar, sahipsizlik yüzünden böbreğini satılığa çıkaran nineler, sıradan vakalara, alışıldık işlere dönüşüyor ne yazık ki…
İnternet ortamında her birisi de yüksek tahsilli, üstelik de mütedeyyin kesimden olan otuzu aşkın genç, yukarıdaki klip haline getirilmiş, arkasına özenle müzik döşenip, yine özenle üzerine ve altına yazı döşenmiş bu hikayeyi birbirine gönderip gülme efektiyle birlikte yorumlamışlar… Vaka çok dramatik elbette. Ama onu bir espri konusu yaparak güncellemekse, bambaşka ve bence daha derin bir sorun…
Bu , bizim artık hayatta üzülecek bir şeyimizin kalmadığını gösteriyor…
Kocası tarafından çocuklarıyla birlikte dilenmek zorunda bırakılan kör bir kadın, hiç teklemeden arka arkaya kurduğu bu vahim cümlelerle sadece bir gülünç saniyesidir artık bizler için…
Gülünç olan nedir ? Tam tersine bu durumdan kıyamet alameti görmüşcesine ürktüğümü söylemeliyim…
Bu kadar oportünist, bu kadar soğukkanlı, bu kadar profesyonel bir uzaklaştırış… Zaten bizim hepimizin, o kör kadından çok evvel çekip gittiğimizin resmi değil mi ?
“Al kendini, git!”… Modern dünyanın bize en büyük hediyesi bu olsa gerek. Ne kendin diye bir şey var, ne de gidecek bir yerin… Ağlanacak halimize güleriz, bu bizim hikayemiz.
Sibel Eraslan- Gerçek Hayat-Sayı 2009-50
Posted in Müsait yerde ölecek var! || Comments Off
Bir varmış bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş.
Kulların çoğu mükemmellik hastalığına tutulmuş.
en iyi öğrenci
en iyi çalışan
en iyi eş
en iyi insan
en iyi anne/baba
en iyi arkadaş/dost
en iyi o/şu/bu
Lütfen efendim birbirimizi kandırmayalım.
Tamam eşref-i mahlukatız lakin hamurumuz çamurdan.
İlla da sempatik olacağım/olmalıyım diye birşeye inanıp kendinizi hırpalamayın. Zaten hilkatimiz buna müsait değildir. Sizi sevmeyenlerin olduğu fikri bence herkes tarafından sevilme fikrinden daha emniyetli.
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off