Aslında herşey birkaç zaman önce asansördeki kızın “merhaba,nasılsınız” demesiyle başladı. Sorulan bu basit soru karşısında ”ne isteyecek ki acaba” sorusuna müteakip gözümün önüne, başrolünde zatımın olacağı bir sürü felaket senaryosu gelmedi desem yalan olur. Kısa süreli duraksadığım anda temiz yüzlü bir kız olduğuna kani oluşumla -ki asla insan sarrafı olamayacağıma dair yeterli bir argümandır bu- “iyiyim,siz?” diyebildim. O ayrıldıktan sonra bünyemde evet bunu karşılaştığım ilk kişiye bende yapamalıyım, elele tutuşmuş insan halkaları falan,hayat güzeldir sloganları… Evet evet kesin çalmalıydım bu rolü.
Şanslı kişi üst komşunun kızı oldu. Benim açmaya çalıştığım apartman kapısını inatla kapamaya çalışıyordu, sonunda fiziğin kuralına karşı koymaktan vazgeçip içeri girebilmemi sağladı. “Merhaba nasılsınız” diyalogunu hatırlıyorsunuz değil mi, işte bende aynen o kız gibi şirinimsi bir mimikle “merhaba,nasılsınız?” dedim. O sahnenin bundan sonrası bizimki gibi olmadı ama. Odunumsugillerden gelen bir eşrefi mahlukatla monolog bir konuşma yaptığımla kaldım. Evimin kapısını açarken o şirinimsi mimikten geriye kalan Aliye Rona’ya az kala “alacağım intikamımı,kaming suun” ifadesi oldu.
Birkaç gündür kendime bunu eğlence edindim, ki Allah’da benden yana sabah işe giderken yada dönerken arasıra karşılaşıyoruz. Her seferinde bu soruyu sormak nasıl eğlenceli anlatamam. Hatta diyalogu(!) geliştirip “maşallah bugünde çok iyi görünüyorsunuz” diye psikolojik tacizimin zaferini kutluyorum. Bana ifrit oluyor ve ben bunu bilmenin mutluluğundayım.
Ne yani komşuluk hazzını yaşamak için ille de yeşil oba çizgi flimi gibi örüklü Ayşegül’ü,Mualla hanımı yada Şakayık ailesinin gendümeli çorba yapıp komşusuna götüren Necla hanımımı arayacağız. Gerek yok efendim biz çorbamızı yapmasını biliriz.
Hem bence metropolde “komşuluk öldü” diye kürsüye çıkanları görürseniz bana yönlendirin. “Ölmedi be, öldürdüler üstadım!” diyeceğim, içimi dökeceğim.
Neyse uyumam lazım, daha sabah kalkıp komşu kızını yakalayıp hal-hatır edeceğim.
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off
Mesainin başlaması, bayram tatili ve ceylan derisi turuncu koltuktaki amcaların kararına ihtiyaç duyması ile tercihe zorlanan kafası karışık kız evladı, yıllarca kır güvercinin/kır atın peşinden koşan babaya fikir danışırken aslında “boşver, gel” cümlesini duymayı beklemektedir. Kısa bir vatandaşlık dersi alıp, bireyin oy kullanma mecburiyeti ve siyasi analiz öğütlerini dinledikten sonra “üzülme,hayırlısı olsun” cümlesini duyunca, evlat aslında fona çoktan “bir bayram sabahı” şiirini yerleştirmiştir. Geriye ellerinden öpülen bir baba ve kafası hala karışık bir kız kalmıştır.
Yukarıdaki paragrafdan çıkarılacak en genel yargı aşağıdakilerden hangisidir?
a) Mührümü basarım ki; bu bayramda ‘herhangi bir gün’ olmaya şimdiden namzettir.
b) Mührümü basarım ki; bu kız 892 km gidip bir saat kalacak kadar ailesini özlemiştir.
c) Mührümü basarım ki; kız evlatlar ve babalar içinde ‘apolitik’ kelimesi geçen beş cümle kurmalıdır.
d) Mührümü basarım ki; benim sadık yarim İstanbulumdur.
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off
Bir İstanbul sabahı. Vakit kuşluk vakti, yani güneşten hemen sonra, yani insanların yüzlerinin uyku mahmurluğuyla en masum göründüğü vakit. Yer, Eyüp Sultan Camii. Sabah namazından sonra imam dua ediyor, kalabalık olan cemaat yüksek sesle “Amiiiin!” diyor. Mahmur gözlerle seyrederken dünyayı, imamın bir cümlesi kulağımı tırmalıyor: ” Ölenlere rahmet eyle, kalanlara uzun ömür ver!”. Cemaat bu cümleye sesini iyice yükselterek, büyük bir coşkuyla amin diyerek karşılık veriyor. Bense reddediyorum bu duayı. Kuşların cikciklerine amin demeyi tercih ediyorum.
- Cik cik.
- Amin!
- Cik cik cik.
- Amin, amin,amin.Eyüp Sultan Camii gibi kutsal sayılan bir yerde bile insanlar, ölümden sonra hayat olmadığını söyleyenlerin isteğini yüksek sesle seslendirmeye başlamışlarsa, uzun yaşamak uçun dua ediyorlarsa, söyleyecek pek bir şey kalmamıştır aslında. Öyle ya gerçekten akıllı olan biri uzun yaşamak ister mi? Hangi peygamber, hangi alim, hangi bilge uzun yaşamak için dua etmiştir? Uzun yaşamak isteği, hayatı dünyadan ibaret görenlerin, ölmekten korkanların, kaybedenlerin maçı uzatma isteğinden başka bir şey değildir. Aklı başında olan bir insan uzun yaşayarak sevdiklerinin ölümüne şahit olmak, eşini, çocuklarını ve dostlarını toprağa vermek, onların üstüne toprak atmak ve eve yalnız dönmek ister mi?
Artık herkes uzun yaşamak istiyor. Bütün cümleleri rekabet üstüne kurulu. Eyüp Sultan’da ya da Nişantaşı’nda, hiç fark etmiyor, farklı kelimelerle, farklı sembollerle aynı şeyi söylüyor insanlar. Kimi örtülü kimi açık şekilde, aynı şeyleri seslendiriyor.
Şehrin üzerinde bir koloni gibi dizilmiş bulular… Bir açılıp bir kapanıyor gökyüzü. Bir akordeon gibi. Amerika’nın münzevi yazarlarından Salinger, bir öyküsünde “Ben rekabet edememekten değil, etmekten korkuyorum.” Diyordu. Az önce pencereden dışarı bakarken bunu hatırladım yine. Hal böyleyken, bana yakışacak en güzel elbise susmaktır. Zaten başka elbisem de kalmadı. Bir tek o kaldı…
Bu yazıya bir bitiş cümlesi arıyorum dakikalardır.
Buldum:
-Allah’ım, rekabet etmekten korkanlardan eyle, zarif erkeklerden ve kadınlardan eyle.-Cik cik cik.
*Öğle Uykusu/İbrahim Paşalı
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off
Can sıkıntısı gidermek için bilgisayarın video arşivinden rastgele seçileni izlemekle oldu herşey.
Sonra meşhur valimizi hatırladım.
İki video arasında 7 farkı ya da ne bileyim bağlantıyı bulmaya çalışmayın.
Dünya zaten o kadar anlamlı bir yer değil.
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off
İnsanlar parasız, işsiz güçsüz de olsalar bu şehrin sahibiymiş gibi dolaşıyorlar sokaklarda.Onlardan biri olmanın sessiz ve bir o kadar da canhıraş çığlığını taşıyorum. Ne kadar çok şey bilsem o kadar mutsuz oluyorum. Bir köyde yaşayıp; gündeminden,köşe yazarlarından,kitaplardan aylık çıkan dergilerinden, global köy internetinden, resim karelerinden ve tüm görsel edevattan, tıka basa dolu ulaşım araçlarından, çoklu yüzü olan insancıklardan, linuxdan, sql serverdan, sosyal iletişim ağlarından, ondan-bundan-şundan geçip çok gidesim var, daha kötüsü kalasımda var.
Bir sabah kalksam hayata dair tüm kelimeleri unutsam mesela, gül tenimde yara açanları, dik durmaya çalışmama rağmen kamburumu çıkartanları, midemi bulandıranları unutsam mesela ya da bıraksam bu afaki seansları, boşver deyip şiire sığınsam. Tufan bitince söz veriyorum Allah’ım hemen geleceğim.
allah’ım kaderimde anarşi ve protesto
antidepresanlar ve içi boş bir gardırop
ne de çok yer kaplıyor mesela al pacino
yardımın gerekiyor kadıköy’deyim stop.
allah’ım kaderim bu sentimental ambargo:
alternatif referans potansiyel salvo yok,
sadece klostrofobi, hicran türbülans ve şok;
cariyeler çekilmiş yeraltına cumburlop.
allah’ım kaderimi sen yazdın sen bilirsin
kalbim oyuncak mı ne, ne kolay kırılıyor?
“deplasmandır bu dünya” diyor albino şeyhim
plasebo yutturuyor bana depresif doktor.
allah’ım kaderimden şikayetçi değilim
aksine bahtiyarım evrende bana da rol
verdiğin için şahsen, allah’ım bizler senin
falsolu kullarınız, n’olur bizden razı ol.
M.Menteş
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off
“yavrucuğum yıllarca için takılın konserlere pilot gibi çıkın, sonra ben erdim. olur mu? olmaz tabi.”
yüzümü bırakıp geçiyorum yanınızdan
içimde sıra sıra iklimler
salkım salkım hüzünler
hiç kimse tanımıyor
hiç kimse yanmıyor!
“M.Çelik başka bir düşü yaşarken, M.Yılmazyıldırım ise yoluna tek başına devam ediyor. Yine müzikle , yine aynı, ama daha büyük bir düşle bizi yakalayacak..”
kalbimi ıslatan yağmur sizi de yaksın
madem ki aşk içindi her şey
madem ki yok aştan gayrisi
madem ki râm olmak vardı güzele
ezelde ve yeryüzünde
diyelim belki aşk
belki hüzün
adını nasıl unutursa insan ne kadar eskirse bir yazı
kendime ordular biçiminde
bir belge sunmalıyım öldüğüme dair
“Cevaplaması çok zor bir soru. Murat müziği bıraktı. Müziği bırakma sebebi de ilâhî boyutta. Allah’a yakın olma durumu”
durup dolaştım kendimde
gece mavisini gece mavisiyle kandırırken
gözlerime vuran kalbine inanmıştım
inanmasam
kimliksiz bir bulutun kırık düşen yağmurundan sonra
göğsümde bir çocuk şenliğiyle uyanmazdım
inanmasam
bıraktığım yol tekrar bana dönerken
naftalin kokulu bir sandıkla bekletilmezdim
inanmasam lal olmazdı bakışlarım!
“….gayet yobazca açıklamaları geldi, o noktada silindi kafamdan”
çözemediğim bakışlarının kentinde
bir düş sokağının sakiniydim ben
ninovadan gelmiş
“Dinsel bir seçim.Grup mantığına karşıyım “
“18 yıla dayanan bir arkadaşlığımız var. Benzemeyiz birbirimize Murat’la. Ortak yanımız, sadece çok iyi müzik dinlemek ama aynı müziği. Hayat içinde genelde anlaşırız ama farklılık da var.Hep birlikte değiliz. Konserden konsere birlikte takılan adamlarız. Yani farklıyız…”
“düş sokağı katili”
yani kendini kaçırır mı hiç insan,
yine kendi içinden
namazım bozuluyor çığlığımdan
“…istediğini olabilir sorun değil. hem bu kadar değişmişken barışın murat çelik ile tekrar sokağınızda mahallenizde şarkılarınızı yapın”
çocuklar ellerini yıkıyordu
o gözlerini kalbiyle yıkıyordu!
“hükümete yaranacağım diye kendine ziyan edendir”
lâl oldum!
lâl oldum!
ya rabb
lâl oldum kendime!
lâl oldum içime!
lâl olmuş dillerin ardında
ihanetin eskitemediği bir umut vardır
oradan girilir aşkın elif haline!

aşk hakkında söylenen her söz
söyleyeni aşktan uzaklaştırır
belki de uzaklık yakın olmaktır
evvel-i ahir
zahir-i batın
ben size şah damarınızdan daha yakınım!
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off
Trt’nin en sevdiğim yapımı ‘Ömür Dediğin’.
Cumartesi günü açıp bir izleyin, salya sümük ağlayıp dönüp ananızın babanızın elinden öpün.
Hafize teyzemin diyecekleri var:
‘Şimdiki bolluklar gençlerimizin başına vurdu!’
‘Ula hayat bu kadar ucuz midur?’
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off

“Paris’te, hayvanlar bahçesindeki boalara on-onbeş günde bir, canlı bir oğlak verirlermiş. O günlerde kafeslerin önü meraklı seyircilerle dolarmış: Bu iri yılan, bu oğlağı nasıl yutacak?
Yine bir gün, bu şöleni görmek için halk bir kafesin önüne yığılır. Oğlağı içeri salıverirler. Boa, başını diker. Korkunç ağzını açar. Avının üstüne yürür. Ama, şaşılacak şey! Keçide ne titreme, ne haykırma; hiçbir korku belirtisi yok! Kahraman hayvan, sırtını kafesin uygun bir yerine vererek, kendini koruyucu bir durum alır. Düşman bekler. Boa çatallı dilini oynata oynata yaklaşınca, çevik oğlak gerilir, düşmanın avurduna hızlı bir boynuz yerleştirir. Koca yılan, kangalları allak bullak olarak geri çekilir.. Büzülür. Avı karşıdan bir süre öfkeylesüzdükten sonra, ikinci saldırısını yapar. Keçi bu sefer, öncekinden hızlı ve çabuk birkaç boynuz vuruşuyla düşmanını yaralar. Yılan bu defa daha uzağa çekilir. Ama açtır; kısmetini yutmak için bir süre sonra yine atılır. Aynı sert ve çevik karşı koyuşu görür.
Yaban ormanlarında aslanların, kaplanların kemiklerini kıran boayı, bu oğlak tam üç saat uğraştırır. Kendini yedirmez. Kapalı kafesin içinde, denk olmayan iki gücün çarpışmasını, soluk soluğa bir çoşkuyla izleyen halk bağırmaya başlar: ‘Yetişir artık! Bu oğlak hayatını inanılmaz bir direnişler kazandı!..’
Hayvan bahçesinin görevlileri gelirler. Oğlağı kafesten alırlar. Boynuzuna, bu olağanüstü kahramanlık destanını belirten bir madalya asarak bahçeye salıverirler.
Bu oğlak, günün en ünlü savaşçıları arasına girer. Artık halk, boalardan çok bu şaşılacak keçiyi görmeye koşar.
Önce kendine güven duymak.
Sonra sebat etmek.
Bütün mucizeler, işte bu iki huydan doğar.”
* Boa Yılanı ile Oğlak, Hüseyin Rahmi Gürpınar,İlkokul Türkçe 5, Milli Eğitim Bakanlığı Devlet Kitapları
Okuduğumuzu anladık mı?
1) Direnemeyen keçilere ne olmuş?
2) “Şölen” ne demek?
3) Boa niçin kafeste?
4) Oğlakları önceden öldürseler olmaz mı?
5) Halk niçin soluk soluğa çoşkulu?
6) İşkence neye denir?
7) “Şecaat arz ederken sirkat söylemek” ne demektir?
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off
Uzun saçımı kesebilirsiniz, ama uzun saçı kesemezsiniz.
Tamam arkadaşlar, dağılabilirsiniz! Tatil.
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off
sonra gerek kalmadı.
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off
Nuh gemisine almadı beni; tektim çünkü.
Elendim ve elenişin sırrını sulara gömdüm.
Sahilsizdim. Hakikat gibi.
Hakikat de sahilsizdi. Benim gibi.
Bir türlü göremedi dünya, ben bir hakikat idim.
D.Cündioğlu-Hz İnsan-s-9

Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off

Haftasonu eski işyerimdeki arkadaşımın nikahına gittim. Bir kez daha tecrübe ettim ki nikahlara ha yetiştim ha geç kalacağım korkusu ömrümün yarısını götürüyor. Evet evet kesinlikle öyle.
Bir Allah dostu der ki ‘hayırlı eş Allah’ın kuluna özel bir ikramıdır, hayırsız eş ise dünyanın en ağır imtihanıdır’. Bu minval de hepimizin arzusudur birinci kısım ile hemhal olmak.
Asri zamanda artık unutulmuş,yaşanmayan bir aşk tutulması onların ki. “Anne, babamla nasıl tanıştınız” sorusunun dolu dolu cevabı yani onlar. Yıllar önce Malezya İslam üniversitesinde öğrenci iken başlıyor film. Okurken ailelerin iznini içeren evrakları konsolosluktan alıp, işlemleri hallederken kavga edip vazgeçiyorlar. Türkiye dönüş sonrası tekrar başlıyorlar. Ama bu sefer yuva kurmak için o cesaret kolay gelmiyor, şartların olgunlaşması derken yıl yıl üstüne biniyor.
Hatta arkadaşıma en son “bence ısrarcı olma, Allah nasip etmiyorsa ya kerim deyip yoluna devam edeceksin” dediğimi bile hatırlıyorum. İçten içe durumuna üzülüp, olmayacağını en hızlı şekilde anlaması, enkazı kolay kaldırması için dua ettiğimi bilirim.
Nikaha davet mesajı gelince şaşkınlıkla birlikte adayı merak ediyordum doğrusu, salona girdiklerinde ise “ey aşk nelere kadirsin” cümlesi döküldü dilimden. Enişte bey Filistinli. Türkçeyi bilmiyor, gelin hanım memurun sorularını tercüme ederek devam etti merasim. Ama “Evet” demeyi öğrenmiş : ) Tarihin en gür damat “evet”i idi yani.
Allah neseplerini hayırlı kılsın inşallah.Allah iki cihan eşliliği nasip etsin onlara ve O’nun rızasındaki herkese.
Ayrıca birşey daha var; hayatınızın güzel anlarından birinde fotoğraf çekinirken, o belediye başkanın adının veya resminin olması gerçekten iğrenç birşey fikrimce. Koltuktaki amcalar tez zamanda bunu anlamalı, algılamalı bence. Birde Ebru Gündeş, Hadise’nin fonda ne işi var ya ?
Hatta en son ben salondan çıkarken enstrumantel hali ile “yanlız kullar” (halk arasında bilinen adıyla “yedi kocalı hürmüz” ) vardı bilemiyorum yani kurumsal bir baskı gibi geldi bu bana :) Zekai Tunca’nın “gülü susuz seni aşksız bırakmam” daha önce hiç dinlemediklerine adım gibi eminim.
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off
Bir varmış bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş.
Kulların çoğu mükemmellik hastalığına tutulmuş.
en iyi öğrenci
en iyi çalışan
en iyi eş
en iyi insan
en iyi anne/baba
en iyi arkadaş/dost
en iyi o/şu/bu
Lütfen efendim birbirimizi kandırmayalım.
Tamam eşref-i mahlukatız lakin hamurumuz çamurdan.
İlla da sempatik olacağım/olmalıyım diye birşeye inanıp kendinizi hırpalamayın. Zaten hilkatimiz buna müsait değildir. Sizi sevmeyenlerin olduğu fikri bence herkes tarafından sevilme fikrinden daha emniyetli.
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off
1977 yapımı, yönetmenliğni Atıf Yılmaz’ın yaptığı klasik bir türk güldürü filmi vardı.İbo ile Gülşah.Hatıralayanlar,izleyenler çoktur tahminimce.Kısa özeti ile zengin ama mutsuz ailenin küçük kızı Gülşah, saf anadolu köylüsü İboyla tanışınca dadılardan ve o sevgisiz aileden kurtulup,kendini yaşamın içine salar.Bunun basit bir film kurgusu olduğunu düşünüyordum ta ki Ayşe Şasa’nın Bir Ruh Macerası’na şahit olana kadar.

1941 doğumlu Ayşe Şasa hatıratına başlarken soyadını yıllar yılı özellikle telefon görüşmelerinde kodlamak zorunda olduğunu vurguluyor.Doğumuyla birlikte hep bir “istenilmeyen” kişi olmuş gibi. Çerkes bir aileden gelen annesi aslında erkek çocuk sahibi olacağını zannediyormuş, gelen hediyeye tavrı ise bir kaç gün süt vermemek olmuş. Ah, bir çocuk için en acı başlangıçtır bence. Dakika bir, yenilgi bir.
Annesi Melike Şasa ve babası Avni Şasa o dönemlerde varlıklı(!),medeni(!) sürekli Avrupa’ya giden bir ebeveyn. Hal böyle olunca Ayşe Şasa “asri” mürebbiyelere teslim edilmiş bir çocuk. Allah’ı Gott diye öğrenen, elinden tutup kiliseye ayine götürülen, dayanıklı olsun diye karların üzerinde yatırılan,bir çocuk için cezadan çok zulüm olan mürebbiye eğitimini yıllar sonra mürebbiyesinin “zengin ama çok şansız bir çocuktun” cümlesi Şasa’nın çocukluk yıllarının özetini veriyor.
Şasa’nın dayısı Rauf Orbay,ananesi ve teyzesi bu küçük kız çocuğunun içindeki çığlıklara şahit olsalarda anne ve babaya yine de birşey diyemiyorlar ve mürebbiyeler kabusu Şasa’nın ruhundaki depremi meydana getiriyor. Denizin kenarında, şişenin içine konulan notta “ben çok mutsuz bir çocuğum, bu notu bulan lütfen beni arasın!” derken aslında ileriki yıllarda bariz bir şekilde görülecek nevrotik sürece -maalesef- merhaba demiş oluyor.
Arnavutköy Amerikan Koleji’ne başlaması ailesinin “alaturka herşey ayıp” mantığıyla birlikte, annesinin “yatılı okula vereceğim,ayakaltında gezmesini istemiyorum” demesi ile vuku buluyor. Annesinin bir türlü sevemediği bir çocuk. Babası ise ona karşı biraz daha naif. Bastırılan çocuk kolejin gözbebeği iken aileden yine geçer not alamıyor.Silik bir kişi olarak kalması konusunda ailesi hayli ısrarcı.
Alman dadının Almanca mecburiyeti,kolejin ingilizcesi derken zaman zaman Şasa kendi dilini unutuyor.Virgina Woolf,Kafka,Camus ,Sartre okuması şart çünkü o hümanizm başlığı altında,nihilistliğe yakın bir mesafede geleneğe, vahye,ahiret düşüncesine karşı kışkırtılan “modern aydın olma” adayı ! Oysa o en çok Sait Faik’i seviyor. Sırf bu yüzden “menfi herifleri neden okuyorsun?” diye babasından azar bile işitebilen bir kişi o.
Kolejin sonlarına doğru Şasa “Yaşadığımız Odalar” isimli oyunu yazıyor ve çok sükse yapıyor.Cevat Çapan o dönem ki köşesinde hayli övüyor onu ve arkadaşlarının ortamında karşılaşıp hayli etkilendiği hatta daha sonraları manevi babası yerine koyduğu Kemal Tahir ona “maskaralık yaptığın sürece seni alkışlar,ciddi birşey yaptığında kimse suratına bakmaz, yolunu ona göre
seç!” diyerek Şasa’yı uzun uzun düşüncelere sevk ediyor.
Zengin olmasına rağmen “tok evin aç kedisi” Şasa.Az harçlıklı yılları onu ek işlere yöneltiyor. Yeşilçam sinemasında asistanlık yapıyor. Türk sinemasına karşı muhalefet duygusunun tavan yaptığı bir dönemde “Atıf Yılmaz’ın asistanıyım” dediği bir ortamda hayli alay konusu oluyor.Ailesinin onayı olmadığı halde, sırf o buhranlı evden kurtulmak için ilk evlilik Atilla Tokatlı ile oluyor. Mali açıdan zorgünler yaşayan Atilla Tokatlı’ya Atıf Yılmaz, Ayşe Şasa’ya ise senarist Vedat Türkali iş veriyor ve Şasa asistanlıkdan Vedat Türkali’nin sekreterliğine geçiş yapıyor. Maddi sıkıntılarla birlikte zayıf bünyesi ve sinirleri olan Şasa nevrotikliğe daha hızlı adımlarla yol alıyor.Ve ilk evlilik hazin bir şekilde sonlanıyor. Çok sonraları ise Atıf Yılmaz hayat arkadaşı oluyor Şasa’nın. Lakin o da mutlu sonun tanımı olmuyor.
Kırılganlıklarının faturası Şişli’deki La Paix hastanesine kaldırılmakla patlak veriyor. Anne kızının hastalığına üzülmeyi tercih etmek yerine “elalem ne der” sorusunun çengeline takılıp Şasa’yı o dönemde bile hırpalayabiliyor. Akıl hastası olduğuna asla inanmayan Kemal Tahir “Dünya çilesinden kaçamazsın, hayatın meşakkatinden kurtulamazsın! İstersen dünyanın en zengin adamı ol,servet insanı çileden korumaz.Biz dünyaya çile çekmeye ve pişmeye geldik” cümleleri ile Şasa’ya yol gösteriyor aslında.
Az bir zaman sonra Şasa önce manevi babasını, daha sonra ise fizyolojik babasını kaybediyor. Kişisel kanatimdir ki birinci ölüme bence daha çok üzülüyor…Kimsenin dost olmadığı, kederin çok olduğu Şasa’nın zor günlerinde ortak arkadaşları Fevzi Turan’a Bülent Oran’ı soruyor. Ve “söyle Bülent beni arasın” diyerek huzura talip oluyor. Önceleri dost olan Oran sonraları Şasa’nın şifası, eşi, yoldaşı oluyor…
Nevrotik hastalığının en şiddetli dönemlerinde Bülent Oran etrafında pervane.81 ve 82 yılları. Şasa tanışması başlıca bir konu olabilecek Füsusu’l Hikem’i okuyor. Okudukça berraklaşıyor.Sorularının yanıtlarını, rahmeti,maddi-manevi şifayı buluyor.Sonraları İsmet Özel’le tanışması, Gayrettepede’ki evde uzunca sohbetlerine denk geliyor. Dergah’dan Mustafa Kutlu ilgisine denk geliyor.Mahmut Erol Kılıç ise bu evrelerde önemli kişilerden biri.
Önce namaz, sonra ise örtü yolculuğu oluyor Şasa’nın.
Bu yolcuğu sürekli destekleyen Bülent Oran örtüsüne mesafeli. Aralarında İmam nikahı kıyılması için eşinin ısrar edişini, Şasa’yla camiye gitmeyi kendisinden on adım geri gelmesi şartı ile kabul ediyor.İnşaat işçisi iki kişinin şahitliğinde muradına eriyor Şasa. Katıldıkları bir televizyon programında Bülent Oran, bu tavrının “bağnazlık” olduğunu yüksek sesle söyleyerek kadınının kalbini birkez daha kazanıyor. Annesini tarafında asla takdir edilmeyen Şasa, örtüsü ile annesini ziyaret edişinde avaz avaz çığlıklar yankılanıyor beyninde. “Çıkar o başındakini!” Anne ve babasına göre “Din sadece kapıcılar,temizlikciler için olan birşey. Ve İslam Batı’dan geri kalışımızın tek sebebi !” Hep yaramaz olan bu çocuk hiç mi onu sevindirecek birşey yapmayacak ?
Sonraları mürşidi kamilli yıllar.Berraklaşan bir zihin. Mutlu bir Ayşe ve huzur. Ruh macerası aradığını buluyor. Şasa O’na kavuşuyor.Hayatının ilk yarısını korku filmi diye tanımlayan kadın, “Allah hepimizi ve özellikle yeni nesli böylesi azaplardan esirgesin” duasına amin diyerek bizi şahit kılıyor…
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off

“Yeryüzüne birlikte geldiniz ve sonsuza dek birlikte yaşayacaksınız. Ölümün ak kanatları günlerinizi bölene dek birlikte olacaksınız. Ama bırakın da bunca beraberliğin arasında birazda boşluklar olsun. Birbirinizi sevin ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın. Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında gelgit çalkalanan bir deniz olsun sevgi. Ekmeğinizi bölüşün ama aynı lokmayı dişlemeye kalkmayın. Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin birlikte ama ikiniz de birer yalnız olduğunuzu unutmayın. Yüreklerinizi birbirine bağlayın ama biri ötekinin saklayıcısı olmayın. Çünkü ancak hayatın elidir yüreklerinizi saklayacak olan. Hep yanyana oturun ama birbirinize fazla sokulmayın. Çünkü selvi ile meşe birbirinin gölgesinde yetişmez.” H.Cibran/Ermiş
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off
Original Video - More videos at TinyPic
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off
Kalp süvarileri altın bulamadıkları için fakir değildirler…
Hişt insanoğlu !
Hem tevekkül eriyim diye yola çık hem de yemek temennisinde bulun !
Ayrıntılı bilgi için bknz: ele verir talkını kendi yutar salkımı.
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off

Evet başlıkdan müteakip devam edecek olursak klişe edebiyatsever narasını patlatalım. Eylül geldi ! Hüzüne libas, hazana iktibas. Ayların en afillisi. Abartılı melankolik insan güruhunun efkarlanmasına zemin için kafidir eylül. Bize gelince. Biz de yeri başkadır onun. Dünyaya çaktığımız selamın ilk takvimsel görüntüsüne tekabül eder kendileri. Bir iç kanaması gibi sessiz ve derin.Bundan ötürü niyet ettik hakkını vermeye. Kağıda geçen kayıda geçiyor.Hesabı var. Amcanın olayı özetlemesi ile “yaşıyorum beni meşgul etmeyin”.
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off

yaradan beni ne ardıç ne çınar ufarak çayır
koşumun gıcırdar ölmek dilerim
bağrım kaynıyordur yüklerim ağır
sen bir düş imişsin kuşluk çağında
soluma tükürdüm rabbim gafurdur
bilesin kavuşmak yoktur İslâmlıkta
kavuşan kısmısı ancak gâvurdur.
süleyman çobanoğlu
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off
Son aldığım karar ile Dostoyevski için yeniden start verdim. Gece gündüz deli gibi amcayı okuyorum. Severim kendilerini lakin farkındayım abartıyorum zihin zehirlenmesine ramak kaldı.
***
Aralarda Rasim Özdenören’in “Toz”u bitti. Çok sevemedim. Bir kez daha okunursa özümsenecek gibi. Mustafa Kutlu’yu geriden takip ediyorum Huzursuz Bacak güzeldi.Cenap Şahabettin’in Hac Yolunda bir diğer elimde olan eser.Kitaplığı bu vesile ile şekillendirirken bir taraftan da düşünmüyor değilim hani. Yakında kitaba yatırdığım paralar ve takiben borçlarım için hasiphanede bana bunlar arkadaş olur değil mi ?
Nt tarihinde nadir karşılaşılan bir eylemle geçenlerde yüzde yetmişbeşlere yüzde ellilere varan etiket indirimleri yaptı.
İlahi Nur/Necip El Kiylani’nin kitabını aldım bu vesile ile. Hani Ramazan Müslümanları vardır ya itiraf ediyorum işte ben de ona benzer niyetle Ramazanın ruhani havası içinde okuyacağım bu eseri.İslam’ın doğuşu ve Mekke Fethi’ne kadar süre kitap da işlenmiş.
***
Ramazan demişken kartel medyası yine Ramazan müslümanlığı için kolları sıvamış.
Lütfen bir kez olsun, bu sefer olsun “……………….. olursa oruç bozulur mu” diye başlayan edepli edepsiz, yerli yersiz, akla ziyan soru cümleleri ile ashabımızı bozmayın. Bizi de size söylenirken günaha sokmayın.Lain bile bağlanırken lütfen sizde uslu durun. Ha ayrıca Ender Saraçgiller gibi bizim hiçte umursamadığımız adamlara mikrofon uzatıp da bir kez daha la havle dedirtmeyin.
***
Gece radyo dinlerken hangi frekans olduğunu bilmediğim bir kanalda Nuriye Akman’ı dinledim. Sanırım programı sunan adamda Fatih Altaylı idi. Uyku mahmurluğumu dersin gaflet anımı dersin dinledim. Nuriye Akman konumuz. Hatun anılarını anlatırken vuaa dedim ya. Bir dönemler TYB’ nin ödülünü aldığında hakkında olumlu/olumsuz eleştiriler (bu da her ne demekse) okumuş/dinlemiştik. Nefes’i ya da diğerlerini okumadım ama dolu dolu gazetecilik yılları olmuş. Bu arada kendileri Ali Ural’ın ablası olup ayrıca da Zahid Akman’ın kardeşinin eski eşidir. Ay Zahid Akman dedim, alerjim başladı. Hapşuuuuu.
***
İzdiham “küfür serserinin sadakasıdır” demiş. Ağustos-Eylül’ü sevmedim. Onlarında bunu çok önemsemediğini belirtmekle birlikte “Kafka’dan Arta Kalanlar”iyi idi. Ayraç çıkmış. Ömrü uzun olur inşallah. Paşalı yuvaya dönmüş. Perfekt diyoruz ve eklediğini ekliyoruz:
“Malazgirt istikametinden Brüksel istikametine giden, Anadolu seyahatin yolcuları! Mola süreniz dolmuştur… Lütfen yerlerinizi alınız!”
***
Son günlerde Fatoş Eren/Volkan Konak/Zeynep Başkan’dan oluşan bir pileyırım var. Dostoyevski zehirlenmesinden bir ihtimal kurtulsam bile kesin Karadeniz müziğinden giderim .
Dostun birisi kapımın altından bir sidi bırakmış içeri. İçinde muhteşemsi (bakmayınız tdk) etnik müzik eserleri var. Oy oy denecek bir arşiv. Efsunlu bir hava katarak sidimi hediye eden, dostsun be, valla!
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off
Bu sefer de böyle olsun deyip koltuk/araç/hareket saati önemsemeden atladığım gibi tuttum anadolu yolunu.
İnsanı ailesiz bırakmayan Râbbe münacaatla.
Yolculuk esnasında en hissiyatsız insan bile bir muhasebeye girişir, yolculuğun şanındandır bu.
Benim de hep öyle olurdu, yine oldu. İyi de oldu. Kalbimin sürümünü yükselttim : )
Giderken yakışıklı abimiz, şık adam Selahattin Yusuf bana eşlik etti.
Kitaba öyle bir dalmışım ki koltuk arkadaşım kitabı anlatmamı istedi.
Ki basit bir kitap okuyucunun bile nefret ettiği birşeydir bu. Ve takiben kitapları takas ettik.
O şanslı idi, benim nasibim P.D. James’inÖzel Hastasıydı.
Ayıp olmasın diye biraz gezindim cümlelerde ama hayatı yeterince ekşın olan bir zatı şahanenin polisiye romana çok da
ihtiyacı yoktur aslında deyip kitabı teslim ettim.
Bizim Selahattin beyi beğenen arkadaş kitaba talip olunca bende kime niyet kime kısmet dedim.
Amasyalı cici bir arkadaşım oldu bu vesile ile ama bir kitapdan da olduk.
Ne diyelim efendim edebiyat kazansın yeter bize :p
Dağ,orman,kır,engebe,kayalık,çayır, çimen gezdim.
Dillendim. Dinlendim.
Gökyüzüne bakıp “Şükür olsun Rabbim sana” diye çığlık atan o kız bendim !
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off
Seyrüsefer yolculuğunun yorgunluğuymuş.
İnsan karışık bir nufte, bir imtihan.
Olsunmuş.
Adı hüzünmüş.
Hem “Rabbi kuluna kâfi değil midir?” (ez- zümer)
Elbette kâfidir.
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off
“Eski dep milletvekili l.z, çeşitli tarihlerde yaptığı 9 konuşma nedeniyle 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Çeşitli tarihlerde yaptığı 9 konuşma nedeniyle Diyarbakır 5.Ağır Mahkemesinde “terör örgütünün propagandasını yapmak” ve “örgüte üye olmamakla birlikte örügt adına suç işlemek” suçlarından yargılanan l.z. mahkeme 10 yıl hapis cezası verdi. Çeşitli tarihlerde yaptığı 9 konuşma nedeniyle eski milletvekili l.z ‘yi 10 yıl hapis cezasına çarptıran mahkeme, seçme-seçilme ehliyetinden ve dğer siyasi hakları kullanmaktan yoksun bırakılmasına karar verdi.”
Gerçek Hayat
Haber iyi güzelde, “çeşitli tarihlerde yaptığı 9 konuşma nedeniyle” kısmı döngü gibi. Ne zaman bitecek işkence diye bekledim okurken.
çeşitli tarih… yo yo hayır
İyice anladınız değil mi, tekrar ettirmeyin insana bir kere daha : )
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off
içinizde bir sızı yinelendiğinde
eskiyesinsinizdir artık
siz eskmişsinizdir
ne güzel!
m.çelik
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off
İnanınız, bütün bildiğimiz hayvaların içinde en sakınmasızı ve en ders almazı insandır.
R.H.Karay
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off
Yeni çıkanlar listesini takip etmekten haz etmeyen bünyem, kitaplığın önünde gezinirken Orhan Kemal’in Gurbet Kuşları’nda karar kıldı. Everest yayınları yedinci baskıya girmekle, ben ise ne çok büyük ne de çok küçük denilebilecek bir yaş okumasından sonra “yeniden” için mutluydum. Ta ki iflahsızın Mehmet’ in yoksulluğu bir roman karekteri olmakdan çıkıp yüzüme çarpıncaya kadar.
Köprüden sonra, Yıldız Teknik’den önce hemen sol tarafda yeşillik bir alanda -sanırım- bir aile veya birileri yaşıyor. Transit geçişlerde piknik tüplü kahvaltılarını, zaman zaman da gecenin soğunu kıracağını düşündükleri muşambaya sarılı bedenleri görüyorum. Ve daha acısı bu görüntüye alışmış olduğumun sancısıyla yaşıyorum ! Bir roman karekterleri bir gerçek silüetler derken ağrıyan bedenim akşam üzeri dikilitaş dolaylarında çöpten yenen ekmek arası ile kararı verdi. Evren ve şehir duymamak için kulaklarını tıkasada evet kesinlikle yaşamak sağlığa zararlıydı !
Muhterem babannemin muhteşem deyimi ile hakari-kakari peşinde olanlar için dipsel not:
-Şahıs yoksullukla yeni tanışmamıştır,
-İstanbul’a yeni taşınmamıştır,
-Yıllardır bu görüntüye saatlerce ağlamadan geçebilmenin yöntemleri üzerine çok düşünmüştür. Bunu beyhude bir çaba olarak görüp bu sancıyı hala taşıyor olabilmenin şükrü ile Mevlasına hamdele halindedir.
-Ha yoksulluk edebiyatı mı ? Yoksulluk bu kadar çirkinken bunun üzerinden yapılabilecek bir edebiyatı oluşturan kelimeleri Allah yaratmamıştır !
*önemli bir skl hareketi
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off
Digital dünyanın kapılarını açmadağım zamanlardan önce, radyoda asla değişmeyen frekansımdı marmara fm. Radyo düğmesinden açılırdı, o dinlenilirdi ve kapatılırdı. Sonraları digital ortamlardan dinler olduk. Lakin web sayfasını bir açıp kapatan, hatta açıkken canlı yayını dinlenemeyen marmara fm sitesi yenilenmiş. Çok oldu belki, ama ben yaklaşık bir yarım saat önce hasbelkader bakınca gördüm. Stabil durursa çok güzel olmuş. Hiciv yeteneğine hayran kalınmayacak Esra Elönü fragmanları da eklenmiş. En çok da buna sevindim. Ayrıca EE bunları kitaplaştırıyormuş, pek ala. Flashdamı olmuş hepsi diye üzülürken, bir de baktım ki onlar artık bilgisayarımda. Deyimsel ifade ile körün istediği göz sayısı tarzında ifade edebiliriz sanırım. Herşey güzel, herşey iyi de bu İbrahim Paşalı nerede ? Gece yürüşüne alıştırıp cümle alemi neden bu kayboluş diyor insan hani. İstanbulun manzarasına nazır, gecnin bir vakti önemli şeyler söylyen adamı özledik. Tam İyi şeyler duyarken, ses gitti yani. Öyle işte…
Bizi soracak olursanız biz çok iyiyiz
Biz hatırımızı şaha kaldırırız
Bilali Habeşinin ilk ezanından
Filistinli cabirin haykırışından
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off
Uyuyorumokuyuyorumişegidiyorumvapurdaitişkakışinsanlarınarasındadurupçapımıölçüyoruminsanlaraistem
ediğimhaldegülümsüyorumyardımcıolmuyomuşgibidavranıyorummemnuniyetlerinigörüpbununiyibirşeyol
duğunainanmayaçalışıyorumhavalıkızlarıçapkınerkekleriizliyorumyeninesileçokcacıyorumsiyasetinağırvep
isadamlarınınolmadığıdünyahayallerikuruyorumkapitalistislamcılarındanyılıpkusuyorumistanbulusoluyo
rumşehrinanahtarınıcebimdensakladığımıhatırlayıprahatlıyorumağakapısınagitmeyeniyetlenipgidemeninacı
sınıbiliyorumaynışehirdeolmanınbedeliniödüyorumgalibaaynadakiyüzümdenkorkuyorum
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off
kıyılara düşman bir münzeviyim ben
yarına varmış gibi yolundan dönmek isteyen
hoyratça harcadım kalsın istediklerimi
kalmadı oysa istemediklerim bile benimle
anne ben, nihavend makamlarda okunan salalar gibi
bitmeye yakın aslına rucu eden uzun bir cümleyim
ne sahifelerce dolup taşan/harflerin gölgesinde/
ne de levh-i mahfuzdan bir harf eksik !
anne… anne ben çekilmek istenen bir derdin
yarım kalmış nesnesiyim
ne alınyazısından habersizim mükerrer günahlarla
ne de ifşa edilmiş bir sırda kabahatim…
yok ! dedim inkar ettim
ne gelmişse gitmeyle anılmıyor mu onun da adı?
ne kışı, ne baharı ne de sonbaharı
yetmiyor bir ömrü yaşanmış saymak için ne de olsa…
akşam! dedim. bölüyor zihnimi iki eşit parçaya
durup bakıyorum da gökyüzüne
bir yanım burada kalmış
diğer yanım çekip gidiyor bulutlara
yağmurun sesine sakladım ben
henüz çocukken ikrar ettiğim yarım kalmış dualarımı…
biraz dinle beni ey gökyüzü ırmağı
ey toprağa can veren rahmet!
dinle..bir gün seni toprak olup bekleyecek olanı
her kıyının bir müptelası varken
ve yokken artık inkar ettiklerim
en çok sende aradım
kaybetmek istemediğim seslerin değişmeyen yankısını.
yasinonat/ikindiyağmuru/martnisan
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off
80 yılında çekilen Banker Bilo filminden bir replikle ;
Vatandaş: Püh !
Kendini Münihde sanan İ.Salman: Bak şu herifde bizden olmalı, ona soralım.
Kendini Münihde sanan figüran: Nereden bildin ?
Kendini Münihde sanan İ.Salman: Baksana yere tükiriyi.
Yürümeyi çok seviyor ve bu eylemi kafanız önünüze düşmüş şekilde gerçekleştiriyorsanız bu şehirde ifrit olmamak elinizde değil. Yeter ya hu! Mendil, peçete medeniyetimizde uzun yıllardır var olan nesneler . Bu nahoşluğunuz için İstanbul’un iki eli yakanızda olsun inşaallah.
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off
güneşgeceninenkaranlıkvaktinedoğdubensabahauyandım
bundanevvelkihayatımınsongünüydübundansonrakihayatımınilk.
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off
Gayri ihtiyari bir sebeble bilmediğim bir semtin parkındaki bankta oturuyorum.Vaktin geçmeyeceğini bilmek de en az orada oturmak kadar bezdirici.
Ne filikırcıyım hoş bir kare yakalayacağım, ne de akşam ana haber bülteni için “sokağın nabzı”ndan haber vermek zorunluluğum var. Ama yinede bir sosyoloji tezine konu olacak ortamda bulunmak beni farklı boyutlara taşıyor. Bir yanda çalışkan belediyenin(!) koyduğu spor aletlerinde zayıflamak adına kan ter içinde kalan teyzeler, bir tarafda haftanın orta gününde piknik sepetiyle muhattap olacak kadar boş anı olan insanlar. Az ötede de oyun gruplarını kuran erkek çocukları.
Çok etik olmasada konakladığım sürede bir sürü konuşmaya kulak kabartıyorum. Otobüsde de, parkda da, yolda da değiştiremiyorum ki şu huyumu!
Sol tarafıma denk gelen bankda üç teyze sohbet ediyorlardı. Hepsi birbirinden dertli. Torununa bakan teyze umutlu bir cümle kuruyor yine de , “cahiller daha, anlarlar kıymet” diyordu. Bir diğeri aynı dertten muzdarip.
“Şimdiki gelinler” ve “ben genç gelinken” cümleleri ile geçmiş-gelecek analizleri ile şaşırtıyordu doğrusu teyzem. “Beni eşim İstanbul’a getirdiğinde onbeş yaşındaydım” diyor bir diğeri “bir kilimin üstünde aza kanat edip geçindik, çocukların tahtını da bahtını helalinden istedik, ama yetmiyormuş demek ki ” dedi. “Biz birlikte yaptık, eleleydik ağuyuda, tatlıyıda bölüştük, onlar hazırından istiyorlar” diyordu.
Uzun bir nefes almak gerekiyordu bu cümlenin peşine doğrusu.Onlar gitti, konuştukları bana “ama”lı cümleler kurdursa da evet bizler-sizler-onlar hazırından istiyorduk.Sosyoloji tezine yakışır ikinci sahne başında fesleri iki amcanın giden teyzelerin bankına gelip oturması ile devam etti.Bankta mı hayır, bende mi bilmiyorum ama ikimiz de çok dertlendik bu belli idi. “Köyden oğlum çağırdı, baba ramazanı burada geçirin kalmayın orada dedi de geldim, köyümde hayvancılık yaparım, bahçemde sebzelerim var, azıcık aşım var ama muhtaç etmeyen Rabbe itaatle, hamd olsun ” diyor “iki tane de gelinim var, ne onlar beni görür sene içinde ne de ben onları, Allah razı olsun yine de oğullarımla mutlular diyor ve ikinci derin nefes alma ihtiyacı vuku buluyor.
Hepsinin ortak noktası yaşlı ve elden ayakdan düşmüş olmaları, hepsinin ortak noktaları sefaletle çocuklarını büyütmeleri, hepsinin ortak noktaları şu onları beğenmeyen, hor gören gelinleri…
Yine “ama”lı cümlelerim vardı. Ta ki “çünkü Rabbin kendisinden başkasına kulluk etmemenizi ve anaya-babaya iyilik etmenizi buyurmuştur. Eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ererse, onlara öf bile deme, azarlama onları ve onlara güzel-iyi söz söyle” ayeti yüzüme çarpana kadar.
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off

Geçen gün başka bir şehirde olan kuzenimle hasret durumlarından dolayı telefonda konuşuyorduk,vehatta ben çok özel bir şeyden bahsediyordum ki, “canım an itibari ile dinleniyoruz” dedi.Tamam anlıyoruz siz de buluttan nem kapar hale geldiniz abiler/amcalar,kafanız karıştı kimin eli kimin cebinde ama herkese de hergenekoncu muamelesi yapılmaz ki canım.Kendi halinde insanlarız.Biz sizi dinliyor muyuz he, dinliyormuyuz diye onların çokda tınlamayacakları bir serzenişte bulunayım bari.Sıradaki şarkımız da olayın diğer kahramanı kuzenime gelsin, çokca da selamlar ; )
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off
Hüzün, onun sesini duyanlar için,içimizdeki insanlığın, içimizdeki kültürün, dilin, müziğin sesidir.Hüzün bizim kültürümüzün sesidir.Bundan dolayı öbür dillere çevrilirken anlamını yitiriyor.Melankoli değildir. Sıkıntı da. Çöküntüde. Hüzün de derin bir mana ve ve lezzet vardır.Hüzün hüsndür. Hüzün ince bir özlemdir. Öfke, hınç hiç değildir.Dünya hüzünsüz yaşanamaz bizim kültürümüzde. Gönlümüzün penceresinde görülen dünya bizi mahzun kılar.Çünkü dünya aslında “dünyayı ahzandır”.Hüzün cesaret ister, hüzünlenme cesareti,yaşantıları yeniden gözden geçirebilme cesaretidir. Bir iç çekiştir.Bir “ah”tır. Read the rest of this entry »
Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off