Tektim çünkü

Şubat 4th, 2010 by admin

Nuh gemisine almadı beni; tektim çünkü.

Elendim ve elenişin sırrını sulara gömdüm.

Sahilsizdim. Hakikat gibi.

Hakikat de sahilsizdi. Benim gibi.

Bir türlü göremedi dünya, ben bir hakikat idim.

D.Cündioğlu-Hz İnsan-s-9

nuhungemisi


Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off

Özgür’ü tanıyor musunuz?

Ocak 27th, 2010 by admin

Özgür’ü tanıyor musunuz?

Ben de tanımıyorum ama daha önce kimseyi böylesine tanıma arzum olmamıştı.Pencerenin kenarında pusudayım desem yeridir.Özgüre dair olaylar kurgusu bizim ev dolaylarında bir yerlerde geçiyor.Aslında zaman mevhumuda yok,  Özgürümüz yeterince özgür çünkü!

Sabahın kör vakti. 12-15 yaş aralığında mahalle çocuklarının pencerenin dibinde  “Özgür! Özgür!” seslenişlerinin kesilmesi beklemekle birlikte uykunuzu ebediyete yakın bir yere uğurluyorsunuz, hadi geçmiş olsun. Kardır, İstanbul çocuğudur sizin için şimdilik teselli cümleleri olabiliyor.

İkindi vakitlerine yakın bir zaman. Adı tatil ya;  kitabı/kahveyi/aylardır okunamayan dergileri/sıcak su torbasını birbirleriyle görev zincirine bağlamışım. Hepsi halinden memnun ben onlardan memnun. Keyf dolaylarında bir yerlerdeyim. “Özgür! Özgür”! seslenişlerine  aldırmayaşımın
benim için alacakaranlık kuşağının başlangıcı olacağını nereden bilebilirdim.

Yüksek tahminle evimizin ablası Özgüre sesleniyor. Seslenmek dedikse saniyeler ulanıyor dakikalar oluyor o cinsten. Hani şu sabah ki Özgüre. Az biraz zaman sonra pes edip  sesi kesiliyor. Dağıldım okumalara. Öyeyse şimdi zamanıdır deyip projene çalış diyen içsesime kulak verip bilgisayarın başına geçişimle birlikte takiben evin annesi camda: “Özgür! Özgür!”

Hayır olamaz, Allah’ım mücrimim biliyorum ama bu sınav pek bir ağır. İnatla bekliyorum annenin susmasını . Üst komşu ile camdan cama muhabbetiyle birlikte fasıla bulduğu yerde “Özgür! Özgür!” deyü deyü beynimin içinde geziyor.

İsmimiyle müsemma mı desem, herkes tarafından aranan kişilik mi desem, özgürlüğüne mi desem ne desem bilemiyorum. Özgürümüzle hemhal olmanın derdindeyim.

Evde dinlenemek haram oldu, at kendini dışarı en iyisi yorulda hakkını ver diye arşınlanıyorum sokaklarda. Eve  dönüş, candan öte dostun telefonu, oh evim evim güzel evim modu.Görev teslimi ve tok sesli babamız camda. “Özgür! Özgür!”Hayır, hayır uyandırın bu kabusdan beni, lütfen !

ozgurumuz

Tatil bitsin, ben işime gideyim, akşam Özgür evine ulaştıktan sonra ben evime geleyim.Kaldığım yerden hayatıma devam edeyim.

Özgürler ölmesin !

Amin.


Posted in Müsait yerde ölecek var! || Comments Off

Ayn… Şın… Kaf…

Ocak 10th, 2010 by admin

kubra-sonmezisik

Haftasonu eski işyerimdeki arkadaşımın nikahına gittim. Bir kez daha tecrübe ettim ki nikahlara ha yetiştim ha geç kalacağım korkusu ömrümün yarısını götürüyor. Evet evet kesinlikle öyle.

Bir Allah dostu der ki ‘hayırlı eş Allah’ın kuluna özel bir ikramıdır, hayırsız eş ise dünyanın en ağır imtihanıdır’.  Bu minval de hepimizin arzusudur birinci kısım ile hemhal olmak.

Asri zamanda artık unutulmuş,yaşanmayan bir aşk tutulması onların ki. “Anne, babamla nasıl tanıştınız” sorusunun dolu dolu cevabı yani onlar. Yıllar önce Malezya İslam üniversitesinde öğrenci iken başlıyor film. Okurken ailelerin iznini içeren evrakları konsolosluktan alıp, işlemleri hallederken kavga edip vazgeçiyorlar. Türkiye dönüş sonrası tekrar başlıyorlar. Ama bu sefer yuva kurmak için o cesaret kolay gelmiyor, şartların olgunlaşması derken yıl yıl üstüne biniyor.

Hatta arkadaşıma en son “bence ısrarcı olma, Allah nasip etmiyorsa ya kerim deyip yoluna devam edeceksin” dediğimi bile hatırlıyorum. İçten içe durumuna üzülüp, olmayacağını en hızlı şekilde anlaması, enkazı kolay kaldırması için dua ettiğimi bilirim.

Nikaha davet mesajı gelince şaşkınlıkla birlikte adayı merak ediyordum doğrusu, salona girdiklerinde ise “ey aşk nelere kadirsin” cümlesi döküldü dilimden. Enişte bey Filistinli. Türkçeyi bilmiyor, gelin hanım memurun sorularını tercüme ederek devam etti merasim. Ama “Evet” demeyi öğrenmiş : ) Tarihin en gür damat “evet”i idi yani.

Allah neseplerini hayırlı kılsın inşallah.Allah iki cihan eşliliği nasip etsin onlara ve  O’nun rızasındaki herkese.

Ayrıca birşey daha var; hayatınızın güzel anlarından birinde fotoğraf çekinirken, o belediye başkanın adının veya resminin olması gerçekten iğrenç birşey fikrimce. Koltuktaki amcalar tez zamanda bunu anlamalı, algılamalı bence. Birde Ebru Gündeş, Hadise’nin fonda ne işi var ya ?

Hatta en son ben salondan çıkarken enstrumantel hali ile “yanlız kullar” (halk arasında bilinen adıyla “yedi kocalı hürmüz” ) vardı bilemiyorum yani kurumsal bir baskı gibi geldi bu bana :)  Zekai Tunca’nın “gülü susuz seni aşksız bırakmam” daha önce hiç dinlemediklerine adım gibi eminim.


Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off

Üç şey yazdım sonra …..

Ocak 2nd, 2010 by admin

seyrusefer

“tek noktaya dalmış, içimin mahşer gürültüsünü dinliyorum”


Posted in Müsait yerde ölecek var! || Comments Off

87.5 - 108.0 arası

Aralık 26th, 2009 by admin

87.5 mhz ile 108.0 mhz arasındaki yolcuğu hep diğerlerine göre daha sevmişimdir. İlk serüvenim “uzakları yakın eden radyo” ile başlamıştı. Aslında bu durum önceleri mecburiyetten hasıl olmuştu. Çünkü anadolunun o sessiz ilçesinde başka frekansda anladığım dilde yayın yapan yoktu. 93.7′nin üzerlerinde bir yere gelince tolga çandarlar, nalan altınörsler,zekai tuncalarla, adını sanını bilmediğim gönlümün tellerin titreten şarkılar, nağmeler dinledik. “Buyrun Radyo”, “Gecenin İçinden”, “Sizin için Seçtiklerimiz” cıngıllarını takiben türkçesi saf, samimiyeti içten radyo programcıları sayesinde hepimiz bir dönem radyocu olmayı istemişizidir sanırım. Ünsiyetim öyle boyutlara ulaşmıştı ki Öss’ye hazırlanırken sözel soruları çözerken bile trt fm dinleyebilen bir tip olmuştum.

Şimdilerde ise ulusal veya yerel radyo kanallarını gezerken karşılaştığımız sevgi pıtırcığı, hani şu hepimizi koşulsuz seven, gönül kulağımıza -bir türlü sevemediğim ifade- talip olan radyoculardan sonra  radyo dinleme veya radyocu olma hevesinden olağanca hızıyla vazgeçebildik.

Gittiğim veya bir süre kalacağım şehirlerde özellikle yerel radyo kanallarını dinlerim o bölgeye, insanına, kültürüne dair birçok şeyi öğretir bu bana. Tabiki program saati iki saat olup, reklamdan arta kalan 35 dakikalık yayın değil bahsettiğim şey. O şehrin çarşısını,pazarını,kasabını öğrenmek istersen cadde ve sokak gezersin. “Maddi imkansızlıktan dolayı radyoda reklam lazım” fikriyatı beni ilgilendirmiyor. İki şarkı dinleyeceğim diye bilmem ne peynirlerinin,sucuklarının yada indirimdeki mağzanın reklamı gün boyu beynimin içinde yankılanırken ne anlarsın sen benim “gönül kulağım”dan.

Önceleri frekans ararken, İstanbul’a gelişle birlikte frekans değiştirmeye yeltenmekte başka bir ruh bunalımına sebep olabiliyordu. Örneğin tam ilkay akkayı dinliyorsunuz, çızırtıyı düzeltmek için milim kaydınız fona Hakan Taşıyan falan gelebiliyordu yani. Bu karışıklıkta elbette zamanla aklınızda tuttuğunuz kanallar oluyordu. Mustafa Cihat’ın yayın yönetmeni olduğu dönemde marmara fm stabil kaldığım kanalların başındadır mesela. İbrahim Sadri’nin şiire benzettiği şeyleri okumasını yasa desteği ile yasaklanması isteyenlerdenim belki evet ama çok iyi bir radyo programcısı idi bence. Sabah kuşağında gazete manşetleri,kültür-sanat haberlerine dair enfes yorumlarının olduğu Eşref Saatini uzun süre takip etmiştirim. Aykut Kuşkaya’nın akşam saatleri yayını iş dönüşü trafikteki tek tesellim idi. Feridun Özdemir’i ise hiç sevemedim bilmesini isterim. Eski tadı yok Marmara’nın. Radyo gece dinlenir ve hergün aynı playlisti yayına vermek bir süre sonra sizi “hadi canım sende” durumuna getirir.

Bir görünüp kaybolan Ahmet Savaş’ı buluşum, Uğurşen Bayrak’ı,Sevil Orhanlı’yı dinleme ısrarım 2002-2005 yıllarında Radyo7cilerden eyledi beni.Üniversitedeki arkadaşlarla anten olarak çatal kullandığımız küçük radyo en güzel anılarımızın fonu için vargücü ile çalışırdı.Tamam itiraf ediyorum ki Kahraman Tazeoğlu’nu Mavi Ada’sınıda dinlemişliğim vardır . Eskiden o kadar kötü bir programcı değildi. Yılların tecrübesi onda bence başka birşey olarak zuhur etti.

Muzo vardı o dönemlerde birde.Belki hala var. Gecenin bir yarısı yastığa gömülüp gülmenin ne riskli bir eylem olduğunu şimdilerde daha çok anlıyorum. Kırmızı Başlıklı Kız küçük ama komik radyocuydu. Şimdilerdekiler planlanmış espri yapıp, “bak şuraya da toplu gülme sesi ver herkes burada gülüneceğini anlasın ” tipinden. Moral fm, Burç fm,Dünya radyo, Cem radyo, Yön fm’de sıkca uğradıklarımdan.

Hep merak ettiğim o ambiansı Radyo 15′de programcı arkadaşımın canlı yayın sunuşuna tanık olmakla tecrübe ettim. Çok büyülü birşeydi bence. Radyo 15′te çizgisi ile enlerimizin başında gelir. Genel Yayın yönetmeni Cengiz Bey özellikle mutfakdan yetişen radyo programcılarındandır. Rayad’ın düzenli “tematik radyo ödülü” sahibidir. Güzel insanlar mekanıdır.

Lise yıllarında müdür yardımcısı odasına her gittiğimde duyduğum kadarı ile daha sonra ise kendi keşfimle sıkı bir Akra fm dinleyicisi olup çıktım. Klişe olmayan tarafı ile hakikaten cıngıllarından çalıntı ile radyoculuğun yüzakları bence. Merhum Mahmud Es’ad Çoşan efendinin  sohbet kayıtları, radyo programcılarının kalitesi, beni benden alan ezgileri ile sabit frekansım oldu. Bilgisayardan kapatsanız telefondan dinlemeye devam etme iştiyakınız oluyor. Allah hakkı konuşan herkesden razı olsun.


Posted in beni kategorize etme || Comments Off

Bir derdim var

Aralık 19th, 2009 by admin

selim şevkioğlu

Fark ettim de çalışmaktan ziyade işe gitme aşamasında daha yoruluyoruz gibi. Ana kent bir şehirde yaşayıpta bundan şikayetçi olmak biraz afaki durabilir lakin efendim şehir zor diye insancıklarında bunu daha çetrefilli hale getirmeleri artık tahammülsüz oluşumuzun göstergesidir.

Önceleri bey kelimesinin herkese verilmediği İstanbul’da, bir diğer kıyı semte gitmek isteyenler arasında vapura veya sandala binerken bir çekişme yaşanırmış. Bu çekişme şimdilerde yapılan tarzda değil elbette.

-”Efendim önce siz buyurun.”
-”Yok efendim, olur mu öyle şey.Lütfen önce siz buyurun.”

kabilinden yani.

Nezaket öyle hale gelirmiş ki bu diyalogların uzun sürmesine müteakip geç kalanlar “Efendim Kuzguncuğun haşaratından, Çengelköyün zerzevatından, Beylerbeyinin teşrifatından geç kaldım. Af buyurursanız sevinirim.”derlermiş.

Toplu taşıma araçlarına binerken elbette bir telaşınız, oturarak gitme kaygınız olabilir. Lakin ayakta gidişiniz bu kadar mı zor birşey ?

İnsanları iteleye iteleye binen her kişinin kaptığı koltukta bir zafer kazandığına denk rahatlığına, genişliğine hâlâ şaşırıyor oluşum için sanırım kendimi suçlamam lazım.

Bazen düşünürüm banka boşaltıp, kamuya zarar verip,hırsızlık yapanlarla toplu ulaşım araçlarında bu güruh arasında bağlantı kurabiliyorum. Herkes imkanı dahilinde bir diğerini “aklınca” alt ediyor. Erdem, Nezaket kişi isminden ziyade sözlüklerimizde başka birşeye denk gelmeli.


Posted in beni kategorize etme || Comments Off

Al kendini ve git…

Aralık 13th, 2009 by admin

al dedi
çocuklarını dedi
çocuklarını istiyorsan dedi
kendini dedi
al kendini dedi
git dedi
nerde kalırsan git dedi
kal dedi bana
ben de
kaynanamla kavga ettim
o yüzden
dedi kaynanam dedi
kızım bak dedi
madem kocan öyle
yapıyor dedi
ne yaparsan yap
kızım sen de
dedi
al kendini
git dedi

fs

Yukarıdaki sözler bir şiir değil. “Harika bir rap müzik örneği” başlığı ile belki otuz kere farklı isimlerden yollanmış maildir bu… Üşenmemişler gençler… Müzik ve klip eşliğinde yollamışlar. Üzerinde çalışıldığı, hayret ettirecek şekilde üzerinde ciddi çalışıldığı belli… Gariban bir kadıncağızın sabah programlarının birinde anlattığı dramatik bir öykü bu aslında. Yanlış anlamadıysam, çocuklarıyla birlikte dilencilik yapmaya zorlanan annenin anlattıkları. Garip ve yaralayıcı olan şeyse, onları bu hale zorlayan kişinin, kadının kocası ve çocuklarının babası olması… Kadıncağız, eğer anlattıkları doğruysa, kayınvalidesine şikayet etmiş bu durumu, o da çaresiz anlaşılan, çocuklarını al ve kaç bu evden demiş…

Kadınların önce hep birlikte, bir konuşup bir ağladığı, hemen ardındansa ellerinde pullu oyalı mendillerle halay çekmeye durduğu bu tip sabah programlarını seyretmiyorum. Kadın kadına dertleşmeyi, kadın kadına hayat hikayesi paylaşmayı, kadın kadına dostluğu çok önemsediğim halde… Sırrı dökük, ilgi canavarına yenik bu tip programlar dertleşmeyi, paylaşmayı, ve dostluğu değil, adeta kadın düşmanlığını, kadını kadınla aşındırmayı, kadını kadınlığıyla oynamayı, deşmeyi, yerleştirdiği için… Sevmiyorum sabahları televizyon seyretmeyi…

Mağduriyetleri hakiki hallerden çıkarıp, seyirlik bir şova dönüştüren, üstelik bunu da kadın imgesi üzerinden bir tür metaya, kazanca çeviren bu tür ucuz televizyonculuk vicdanımızı yaralıyor aslında. Şaşırmaya, hayret etmeye, kırılmaya, kedere ve ibret almaya imkan tanımayan bir ifşaat gayyası her biri de… Üstelik her ne kadar eleştiriyor gibi dursalar da yaptıkları şey, yaşanan sapkınlıkları, normalleştirmek oluyor. Her sabah bu tip patolojik vakaları dinleyerek, “hayatta bu da olabilirmiş” demeye başlıyor insan… Bir müddet sonra, kızına tecavüz eden babalar, çocuklarını dilendirmeye zorlanan ebeveynler, ana-babasının gırtlağına bıçak dayayan evlatlar, sahipsizlik yüzünden böbreğini satılığa çıkaran nineler, sıradan vakalara, alışıldık işlere dönüşüyor ne yazık ki…

İnternet ortamında her birisi de yüksek tahsilli, üstelik de mütedeyyin kesimden olan otuzu aşkın genç, yukarıdaki klip haline getirilmiş, arkasına özenle müzik döşenip, yine özenle üzerine ve altına yazı döşenmiş bu hikayeyi birbirine gönderip gülme efektiyle birlikte yorumlamışlar… Vaka çok dramatik elbette. Ama onu bir espri konusu yaparak güncellemekse, bambaşka ve bence daha derin bir sorun…

Bu , bizim artık hayatta üzülecek bir şeyimizin kalmadığını gösteriyor…

Kocası tarafından çocuklarıyla birlikte dilenmek zorunda bırakılan kör bir kadın, hiç teklemeden arka arkaya kurduğu bu vahim cümlelerle sadece bir gülünç saniyesidir artık bizler için…

Gülünç olan nedir ? Tam tersine bu durumdan kıyamet alameti görmüşcesine ürktüğümü söylemeliyim…

Bu kadar oportünist, bu kadar soğukkanlı, bu kadar profesyonel bir uzaklaştırış… Zaten bizim hepimizin, o kör kadından çok evvel çekip gittiğimizin resmi değil mi ?

“Al kendini, git!”… Modern dünyanın bize en büyük hediyesi bu olsa gerek. Ne kendin diye bir şey var, ne de gidecek bir yerin… Ağlanacak halimize güleriz, bu bizim hikayemiz.

Sibel Eraslan- Gerçek Hayat-Sayı 2009-50



Posted in Müsait yerde ölecek var! || Comments Off

Gül ağacı değilem, her gelene eğilem !

Aralık 7th, 2009 by admin

Bir varmış bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş.
Kulların çoğu mükemmellik hastalığına tutulmuş.

en iyi öğrenci
en iyi çalışan
en iyi eş
en iyi insan
en iyi anne/baba
en iyi arkadaş/dost
en iyi o/şu/bu

Lütfen efendim birbirimizi kandırmayalım.

Tamam eşref-i mahlukatız lakin hamurumuz çamurdan.
İlla da sempatik olacağım/olmalıyım diye birşeye inanıp kendinizi hırpalamayın. Zaten hilkatimiz buna müsait değildir. Sizi sevmeyenlerin olduğu fikri bence herkes tarafından sevilme fikrinden daha emniyetli.


Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off

Dost dostunu arzularsa

Kasım 30th, 2009 by admin

Bir acı rüzgar esince diye başlanır mı cümleye ?
Sesin yoksa bende başlanır.
“-Kızım benim gidişat belli,ismi hazan olan kızdan ne beklenir?” derken
nereden bilirdim budayacağını her yanımı…
Ölümün içimi sızlattığı o günde bile “dik dur” deyişin kendininkine mi hazırlıktı ha söyle ?
Sen giderken beni izleyipte kızarsın diye yaslanmıştım duvara, sorsan dik duruyordum
Oysa duvarda biliyordu, bende…
Bir Aralıkmış.İnadına saymıyorum seneleri.
Bak Hakan abi yine bizimkini söylüyor.
Dinliyorum ama dindiremiyorum bunu bil emi.


Posted in beni kategorize etme || Comments Off

Eloğlu

Kasım 30th, 2009 by admin

eloğlu binlik bozdurur

ben bozduramam

eloğlu başını yastığa kor komaz uyur

ben uyuyamam

eloğlu sofrasında dokuz türlü

benim aç yattığım olur bazen

benim evim gecekondu

eloğlunda apartıman

eloğlunda ince müzik

benimkisi aman aman

benim kuru başım bana yeter

eloğlunda karı kızan

ben keçileri kaybettim

eloğlunda usta çoban

bu soyadı bana haram

metin eloğlu


Posted in beni kategorize etme || Comments Off

Bir Ruh Macerası

Kasım 28th, 2009 by admin

1977 yapımı, yönetmenliğni Atıf Yılmaz’ın yaptığı klasik bir türk güldürü filmi vardı.İbo ile Gülşah.Hatıralayanlar,izleyenler çoktur tahminimce.Kısa özeti ile zengin ama mutsuz ailenin küçük kızı Gülşah, saf anadolu köylüsü İboyla tanışınca dadılardan ve o sevgisiz aileden kurtulup,kendini yaşamın içine salar.Bunun basit bir film kurgusu olduğunu düşünüyordum ta ki Ayşe Şasa’nın Bir Ruh Macerası’na şahit olana kadar.


1941 doğumlu Ayşe Şasa hatıratına başlarken soyadını yıllar yılı özellikle telefon görüşmelerinde kodlamak zorunda olduğunu vurguluyor.Doğumuyla birlikte hep bir “istenilmeyen” kişi olmuş gibi. Çerkes bir aileden gelen annesi aslında erkek çocuk sahibi olacağını zannediyormuş, gelen hediyeye tavrı ise bir kaç gün süt vermemek olmuş. Ah, bir çocuk için en acı başlangıçtır bence. Dakika bir, yenilgi bir.

Annesi Melike Şasa ve babası Avni Şasa o dönemlerde varlıklı(!),medeni(!) sürekli Avrupa’ya giden bir ebeveyn. Hal böyle olunca Ayşe Şasa “asri” mürebbiyelere teslim edilmiş bir çocuk. Allah’ı Gott diye öğrenen, elinden tutup kiliseye ayine götürülen, dayanıklı olsun diye karların üzerinde yatırılan,bir çocuk için cezadan çok zulüm olan mürebbiye eğitimini yıllar sonra mürebbiyesinin “zengin ama çok şansız bir çocuktun” cümlesi Şasa’nın çocukluk yıllarının özetini veriyor.

Şasa’nın dayısı Rauf Orbay,ananesi ve teyzesi bu küçük kız çocuğunun içindeki çığlıklara şahit olsalarda anne ve babaya yine de birşey diyemiyorlar ve mürebbiyeler kabusu Şasa’nın ruhundaki depremi meydana getiriyor. Denizin kenarında, şişenin içine konulan notta “ben çok mutsuz bir çocuğum, bu notu bulan lütfen beni arasın!” derken aslında ileriki yıllarda bariz bir şekilde görülecek nevrotik sürece -maalesef- merhaba demiş oluyor.

Arnavutköy Amerikan Koleji’ne başlaması ailesinin “alaturka herşey ayıp” mantığıyla birlikte, annesinin “yatılı okula vereceğim,ayakaltında gezmesini istemiyorum” demesi ile vuku buluyor. Annesinin bir türlü sevemediği bir çocuk. Babası ise ona karşı biraz daha naif. Bastırılan çocuk kolejin gözbebeği iken aileden yine geçer not alamıyor.Silik bir kişi olarak kalması konusunda ailesi hayli ısrarcı.

Alman dadının Almanca mecburiyeti,kolejin ingilizcesi derken zaman zaman Şasa kendi dilini unutuyor.Virgina Woolf,Kafka,Camus ,Sartre okuması şart çünkü o hümanizm başlığı altında,nihilistliğe yakın bir mesafede geleneğe, vahye,ahiret düşüncesine karşı kışkırtılan “modern aydın olma” adayı ! Oysa o en çok Sait Faik’i seviyor. Sırf bu yüzden “menfi herifleri neden okuyorsun?” diye babasından azar bile işitebilen bir kişi o.

Kolejin sonlarına doğru Şasa “Yaşadığımız Odalar” isimli oyunu yazıyor ve çok sükse yapıyor.Cevat Çapan o dönem ki köşesinde hayli övüyor onu ve arkadaşlarının ortamında karşılaşıp hayli etkilendiği hatta daha sonraları manevi babası yerine koyduğu Kemal Tahir ona “maskaralık yaptığın sürece seni alkışlar,ciddi birşey yaptığında kimse suratına bakmaz, yolunu ona göre
seç!” diyerek Şasa’yı uzun uzun düşüncelere sevk ediyor.

Zengin olmasına rağmen “tok evin aç kedisi” Şasa.Az harçlıklı yılları onu ek işlere yöneltiyor. Yeşilçam sinemasında asistanlık yapıyor. Türk sinemasına karşı muhalefet duygusunun tavan yaptığı bir dönemde “Atıf Yılmaz’ın asistanıyım” dediği bir ortamda hayli alay konusu oluyor.Ailesinin onayı olmadığı halde, sırf o buhranlı evden kurtulmak için ilk evlilik Atilla Tokatlı ile oluyor. Mali açıdan zorgünler yaşayan Atilla Tokatlı’ya Atıf Yılmaz, Ayşe Şasa’ya ise senarist Vedat Türkali iş veriyor ve Şasa asistanlıkdan Vedat Türkali’nin sekreterliğine geçiş yapıyor. Maddi sıkıntılarla birlikte zayıf bünyesi ve sinirleri olan Şasa nevrotikliğe daha hızlı adımlarla yol alıyor.Ve ilk evlilik hazin bir şekilde sonlanıyor. Çok sonraları ise Atıf Yılmaz hayat arkadaşı oluyor Şasa’nın. Lakin o da mutlu sonun tanımı olmuyor.

Kırılganlıklarının faturası Şişli’deki La Paix hastanesine kaldırılmakla patlak veriyor. Anne kızının hastalığına üzülmeyi tercih etmek yerine “elalem ne der” sorusunun çengeline takılıp Şasa’yı o dönemde bile hırpalayabiliyor. Akıl hastası olduğuna asla inanmayan Kemal Tahir “Dünya çilesinden kaçamazsın, hayatın meşakkatinden kurtulamazsın! İstersen dünyanın en zengin adamı ol,servet insanı çileden korumaz.Biz dünyaya çile çekmeye ve pişmeye geldik” cümleleri ile Şasa’ya yol gösteriyor aslında.

Az bir zaman sonra Şasa önce manevi babasını, daha sonra ise fizyolojik babasını kaybediyor. Kişisel kanatimdir ki birinci ölüme bence daha çok üzülüyor…Kimsenin dost olmadığı, kederin çok olduğu Şasa’nın zor günlerinde ortak arkadaşları Fevzi Turan’a Bülent Oran’ı soruyor. Ve “söyle Bülent beni arasın” diyerek huzura talip oluyor. Önceleri dost olan Oran sonraları Şasa’nın şifası, eşi, yoldaşı oluyor…

Nevrotik hastalığının en şiddetli dönemlerinde Bülent Oran etrafında pervane.81 ve 82 yılları. Şasa tanışması başlıca bir konu olabilecek Füsusu’l Hikem’i okuyor. Okudukça berraklaşıyor.Sorularının yanıtlarını, rahmeti,maddi-manevi şifayı buluyor.Sonraları İsmet Özel’le tanışması, Gayrettepede’ki evde uzunca sohbetlerine denk geliyor. Dergah’dan Mustafa Kutlu ilgisine denk geliyor.Mahmut Erol Kılıç ise bu evrelerde önemli kişilerden biri.

Önce namaz, sonra ise örtü yolculuğu oluyor Şasa’nın.
Bu yolcuğu sürekli destekleyen Bülent Oran örtüsüne mesafeli. Aralarında İmam nikahı kıyılması için eşinin ısrar edişini, Şasa’yla camiye gitmeyi kendisinden on adım geri gelmesi şartı ile kabul ediyor.İnşaat işçisi iki kişinin şahitliğinde muradına eriyor Şasa. Katıldıkları bir televizyon programında Bülent Oran, bu tavrının “bağnazlık” olduğunu yüksek sesle söyleyerek  kadınının kalbini birkez daha kazanıyor. Annesini tarafında asla takdir edilmeyen Şasa, örtüsü ile annesini ziyaret edişinde avaz avaz çığlıklar yankılanıyor beyninde. “Çıkar o başındakini!” Anne ve babasına göre “Din sadece kapıcılar,temizlikciler için olan birşey. Ve İslam Batı’dan geri kalışımızın tek sebebi !” Hep yaramaz olan bu çocuk hiç mi onu sevindirecek birşey yapmayacak ?

Sonraları mürşidi kamilli yıllar.Berraklaşan bir zihin. Mutlu bir Ayşe ve huzur. Ruh macerası aradığını buluyor. Şasa O’na kavuşuyor.Hayatının ilk yarısını korku filmi diye tanımlayan kadın, “Allah hepimizi ve özellikle yeni nesli böylesi azaplardan esirgesin” duasına amin diyerek bizi şahit kılıyor…


Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off

Bir kadın şarkı söylüyor

Kasım 12th, 2009 by admin

iyi ki söylüyor…


Posted in beni kategorize etme || Comments Off

Yeni başlayanlar için…

Kasım 3rd, 2009 by admin

together_by_pesare

“Yeryüzüne birlikte geldiniz ve sonsuza dek birlikte yaşayacaksınız. Ölümün ak kanatları günlerinizi bölene dek birlikte olacaksınız. Ama bırakın da bunca beraberliğin arasında birazda boşluklar olsun. Birbirinizi sevin ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın. Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında gelgit çalkalanan bir deniz olsun sevgi. Ekmeğinizi bölüşün ama aynı lokmayı dişlemeye kalkmayın. Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin birlikte ama ikiniz de birer yalnız olduğunuzu unutmayın. Yüreklerinizi birbirine bağlayın ama biri ötekinin saklayıcısı olmayın. Çünkü ancak hayatın elidir yüreklerinizi saklayacak olan. Hep yanyana oturun ama birbirinize fazla sokulmayın. Çünkü selvi ile meşe birbirinin gölgesinde yetişmez.”  H.Cibran/Ermiş


Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off

Resim dersi

Ekim 6th, 2009 by admin


Original Video - More videos at TinyPic


Posted in beni kategorize edebilirsin || No Comments

Bil ki

Ekim 2nd, 2009 by admin

Kalp süvarileri altın bulamadıkları için fakir değildirler…

Hişt insanoğlu !

Hem tevekkül eriyim diye yola çık hem de yemek temennisinde bulun !

Ayrıntılı bilgi için bknz: ele verir talkını kendi yutar salkımı.


Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off

Hadi ama

Eylül 27th, 2009 by admin

Dostlar kıraathanesindekilerin dost olmadığı ya da muadil deyimle huzur apartmanları sakinlerinin huzurlu olmadığı gibi vefanın da bir semt adından öteye geçememesi gibi bilimsel bir tezle yüzleşelim artık.


Posted in beni kategorize etme || Comments Off

Leyleği havada gördüğümün resmidir

Eylül 25th, 2009 by admin

Gidilecek kilometre ile bayram tatili günleri arasındaki ters orantıya hiç aldırmadan kendimi otogardaki mahşer kalabalığına -teşbihte hata yoktur - dahil ettim. Arefe günleri genelde dolma saran, cam silen, toz alan bünyemde helecan bile oluşturdu bu durum. İkinci köprüden geçerken “nereye be kuzum” diye göz kırpan İstanbul’umla “akşam olacak, sabah olacak, yine akşam olacak, yine sabah olacak gelcem bak hemen” deyiverip vedalaştım. Epi topu ikibinyüzyirmiiki kmcik gidip gelecektim.

Bu gerçekle yüzleşmek yaklaşık altı yaşından beri yollarda telef olan bir insan kişisi çok da abartılacak bir eylem değildi nasıl olsa ?  -mi acaba ?- Araba tutmasın diye yutturulan onca ilaç, hala ilaçlarla aramda olan sentimental durumu açıklar sanırım. Böğ.  Ayrıca itiraf ediyorum ki acil durumlar için verilen o siyah poşetler kusmayacak insanı bile kusturuyordu. Yani ben masumdum. Mazimdeki hazin anılar bunlar. “Büyüyünce geçer” argümanına “he tabi tabi” deyip içten içe söylendiğim bilirkişiler hakkınızı helal edin yani.

“Önce yoldaş, sonra yol demiş” ya hani büyükler, bunun ömrü hayatımda bir kez gerçekleşmesini diliyorum Allah’ım lütfen… Her biri ayrı bir tip. Sosyolog, psikolog, biyolog, arkeolog olup inceleyesim geliyor yani. Olurda roman yazacak olursam  karekterlerde hiç zorlanmayacağımdan eminim.

Hesaba göre ailemizle geçirilecek bir bayram sabahı kahvaltısı hediye edecekti şoför amcalar bize.  Evdeki hesap çarşıya uymadı tabi. İyi de oldu. “Yeryüzü mescid kılındı”nın canlı resmi Erbaa Eşrefpaşa camisi dolaylarında yaşandı. İmam bence tarihinin en kalabalık cemaatine sahipti. Kıldıranda, kılanda razıydı. İnşallah O da razıydı.

Güldük, gezdik, yedik, içtik ve dua eyledik. Allah’ım kimseyi ailesiz bırakma diye.

Bünyede oluşan doping ile yine dönüş yolu. Seviyorum be ben bu memleketimden insan manzaralarını.  Anadolu insanı, yolcusunu otobüsün kapısına kadar uğurlar. Kimbilir aynı kişi aynı kişilerce kaç defa aynı şekilde uğurlanmıştır kaç kere olsada yine uğurlanır. Büyük küçük herkes gelir. Sallanan bir sürü el, ağlaşanlar, sarılıp sarmalamalar yolcusu sanki kutsal topraklara gidiyormuş hissi yaşatır insana. Saf, çıkarsız insanlar siz hep olun emi, dünya güzel olsun.

geziyorsamsebebicok

Bir rivayete göre bir hafta ara ile ikibinyüzyirmiiki km yeniden tepilecek.
Ne, Nerede, Ne Zaman, Nasıl, Neden ?

Leylek ! Leylek! Ben seni görmedim, sen de beni. Tamam mı ?


Posted in beni kategorize etme || Comments Off

Eylül ! Öyle melul…

Eylül 15th, 2009 by admin

eylul

Evet başlıkdan müteakip devam edecek olursak klişe edebiyatsever  narasını patlatalım. Eylül geldi ! Hüzüne libas, hazana iktibas. Ayların en afillisi. Abartılı melankolik insan güruhunun efkarlanmasına zemin için kafidir eylül. Bize gelince. Biz de yeri başkadır onun. Dünyaya çaktığımız selamın ilk takvimsel görüntüsüne tekabül eder kendileri. Bir iç kanaması gibi sessiz ve derin.Bundan ötürü niyet ettik hakkını vermeye. Kağıda geçen kayıda geçiyor.Hesabı var. Amcanın olayı özetlemesi ile  “yaşıyorum beni meşgul etmeyin”.


Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off

Tekfurun kızı

Ağustos 30th, 2009 by admin

saatlerop8

yaradan beni ne ardıç ne çınar ufarak çayır
koşumun gıcırdar ölmek dilerim
bağrım kaynıyordur yüklerim ağır
sen bir düş imişsin kuşluk çağında
soluma tükürdüm rabbim gafurdur
bilesin kavuşmak yoktur İslâmlıkta
kavuşan kısmısı ancak gâvurdur.

süleyman çobanoğlu


Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off

Dünya bir gündür,o da bugündür.

Ağustos 20th, 2009 by admin

Son aldığım karar ile Dostoyevski için yeniden start verdim. Gece gündüz deli gibi amcayı okuyorum. Severim kendilerini lakin farkındayım abartıyorum zihin zehirlenmesine ramak kaldı.

***

Aralarda Rasim Özdenören’in “Toz”u bitti. Çok sevemedim. Bir kez daha okunursa özümsenecek gibi. Mustafa Kutlu’yu geriden takip ediyorum Huzursuz Bacak güzeldi.Cenap Şahabettin’in Hac Yolunda bir diğer elimde olan eser.Kitaplığı bu vesile ile şekillendirirken bir taraftan da düşünmüyor değilim hani. Yakında kitaba yatırdığım paralar ve takiben borçlarım için hasiphanede bana bunlar arkadaş olur değil mi ?

Nt tarihinde nadir karşılaşılan bir eylemle geçenlerde yüzde yetmişbeşlere yüzde ellilere varan etiket indirimleri yaptı.

İlahi Nur/Necip El Kiylani’nin kitabını aldım bu vesile ile. Hani Ramazan Müslümanları vardır ya itiraf ediyorum işte ben de ona benzer niyetle Ramazanın ruhani havası içinde okuyacağım bu eseri.İslam’ın doğuşu ve Mekke Fethi’ne kadar süre kitap da işlenmiş.

***

Ramazan demişken kartel medyası yine Ramazan müslümanlığı için kolları sıvamış.

Lütfen bir kez olsun, bu sefer olsun “……………….. olursa oruç bozulur mu” diye başlayan edepli edepsiz, yerli yersiz, akla ziyan soru cümleleri ile ashabımızı bozmayın. Bizi de size söylenirken günaha sokmayın.Lain bile bağlanırken lütfen sizde uslu durun. Ha ayrıca Ender Saraçgiller gibi bizim hiçte umursamadığımız adamlara mikrofon uzatıp da bir kez daha la havle dedirtmeyin.

***

Gece radyo dinlerken hangi frekans olduğunu bilmediğim bir kanalda Nuriye Akman’ı dinledim. Sanırım programı sunan adamda Fatih Altaylı idi. Uyku mahmurluğumu dersin gaflet anımı dersin dinledim. Nuriye Akman konumuz. Hatun anılarını anlatırken vuaa dedim ya. Bir dönemler TYB’ nin ödülünü aldığında hakkında olumlu/olumsuz eleştiriler (bu da her ne demekse) okumuş/dinlemiştik. Nefes’i ya da diğerlerini okumadım ama dolu dolu gazetecilik yılları olmuş. Bu arada kendileri Ali Ural’ın ablası olup ayrıca da Zahid Akman’ın kardeşinin eski eşidir. Ay Zahid Akman dedim, alerjim başladı. Hapşuuuuu.

***

İzdiham “küfür serserinin sadakasıdır” demiş. Ağustos-Eylül’ü sevmedim. Onlarında bunu çok önemsemediğini belirtmekle birlikte “Kafka’dan Arta Kalanlar”iyi idi. Ayraç çıkmış. Ömrü uzun olur inşallah. Paşalı yuvaya dönmüş. Perfekt diyoruz ve eklediğini ekliyoruz:

“Malazgirt istikametinden Brüksel istikametine giden, Anadolu seyahatin yolcuları! Mola süreniz dolmuştur… Lütfen yerlerinizi alınız!”

***

Son günlerde Fatoş Eren/Volkan Konak/Zeynep Başkan’dan oluşan bir pileyırım var. Dostoyevski zehirlenmesinden bir ihtimal kurtulsam bile kesin Karadeniz müziğinden giderim .

Dostun birisi kapımın altından bir sidi bırakmış içeri. İçinde muhteşemsi (bakmayınız tdk) etnik müzik eserleri var. Oy oy denecek bir arşiv. Efsunlu bir hava katarak sidimi hediye eden, dostsun be, valla!


Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off

Niçin Ağlıyorsun Elisabeth Mutlu Değil miyiz ?

Ağustos 15th, 2009 by admin

Bu sefer de böyle olsun deyip koltuk/araç/hareket saati önemsemeden atladığım gibi tuttum anadolu yolunu.

İnsanı ailesiz bırakmayan Râbbe münacaatla.

Yolculuk esnasında en hissiyatsız insan bile bir muhasebeye girişir, yolculuğun şanındandır bu.

Benim de hep öyle olurdu, yine oldu. İyi de oldu. Kalbimin sürümünü yükselttim : )

Giderken yakışıklı abimiz, şık adam Selahattin Yusuf bana eşlik etti.

Kitaba öyle bir dalmışım ki koltuk arkadaşım kitabı anlatmamı istedi.

Ki basit bir kitap okuyucunun bile nefret ettiği birşeydir bu. Ve takiben kitapları takas ettik.

O şanslı idi, benim nasibim P.D. James’inÖzel Hastasıydı.

Ayıp olmasın diye biraz gezindim cümlelerde ama hayatı yeterince ekşın olan bir zatı şahanenin polisiye romana çok da

ihtiyacı yoktur aslında deyip kitabı teslim ettim.

Bizim Selahattin beyi beğenen arkadaş kitaba talip olunca bende kime niyet kime kısmet dedim.

Amasyalı cici bir arkadaşım oldu bu vesile ile ama bir kitapdan da olduk.

Ne diyelim efendim edebiyat kazansın yeter bize :p

Dağ,orman,kır,engebe,kayalık,çayır, çimen gezdim.

Dillendim. Dinlendim.

Gökyüzüne bakıp “Şükür olsun Rabbim sana”  diye çığlık atan o kız bendim !


Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off

İncelikler Yüzünden

Temmuz 29th, 2009 by admin

Seyrüsefer yolculuğunun yorgunluğuymuş.

İnsan karışık bir nufte, bir imtihan.

Olsunmuş.

Adı hüzünmüş.

Hem “Rabbi kuluna kâfi değil midir?” (ez- zümer)

Elbette kâfidir.


Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off

İyice anladınız değil mi ?

Aralık 12th, 2008 by admin

“Eski dep milletvekili l.z, çeşitli tarihlerde yaptığı 9 konuşma nedeniyle 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Çeşitli tarihlerde yaptığı 9 konuşma nedeniyle Diyarbakır 5.Ağır Mahkemesinde “terör örgütünün propagandasını yapmak” ve “örgüte üye olmamakla birlikte örügt adına suç işlemek” suçlarından yargılanan l.z. mahkeme 10 yıl hapis cezası verdi. Çeşitli tarihlerde yaptığı 9 konuşma nedeniyle eski milletvekili l.z ‘yi 10 yıl hapis cezasına çarptıran mahkeme, seçme-seçilme ehliyetinden ve dğer siyasi hakları kullanmaktan yoksun bırakılmasına karar verdi.”

Gerçek Hayat

Haber iyi güzelde, “çeşitli tarihlerde yaptığı 9 konuşma nedeniyle” kısmı döngü gibi. Ne zaman bitecek işkence diye bekledim okurken.

çeşitli tarih… yo yo hayır

İyice anladınız değil mi, tekrar ettirmeyin insana bir kere daha : )


Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off

‘den hali

Aralık 8th, 2008 by admin

içinizde bir sızı yinelendiğinde

eskiyesinsinizdir artık

siz eskmişsinizdir

ne güzel!

m.çelik


Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off

Oku da inanmagillerden

Aralık 6th, 2008 by admin

New York’ta oturan 58 yaşındaki Nick Tosches, bir gün sıklıkla kullanılan Windows masaüstü temalarından Autumn’un nerede çekildiğini merak etme gafletinde bulundu. Merakına yenik düşen Tosches’in gezmediği yer, aramadığı telefon, incelemediği arşiv kalmadı. O gün başlayan bu merakını gidermesi, yaklaşık bir yıl sürdü.Araştırmasına resim arşivlerini, kütüphaneleri inceleyerek başlayan Tosches aradığını bulamayınca dolaşmaya başladı. Vatikan’dan gizli arşivlere ulaşmak için izin dâhi alan Tosches, İtalya’dan Kanada’ya kadar birçok yeri dolaştı. Çiftliklere gitti, ancak sonuca yine ulaşamadı. Microsoft yetkililerine de yüzlerce mail atan Tosches’in bu girişimi de başarısız oldu.

Umutları tükenmekte olan Tosches’in imdadına Vanity Fair muhabirlerinden biri yetişti. Fotoğrafın, bir dergi için lens testi yapan bir fotoğrafçı tarafından 1999 yılında çekildiği ortaya çıktı. Peter Burian tarafından çekilen fotoğraf, Corbis veritabanına eklendi ve Microsoft tarafından 300$ karşılığında satın alındı. Bu paradan Burian’a düşen pay ise 40$ oldu. Sonrasında ise milyonlarca kişinin masaüstünü süslemeye başladı.

Merakını gideren Tosches’in şimdiki arzusu ise fotoğrafın çekildiği Toronto yakınlarındaki Burlington’a giderek bu mekânı kendi gözleriyle görmek.”

Haklısın dostum, ademoğlunu anlamaya çalışmak saçmalık. Şarkıca tercümesi “bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır” kıvamında.


Posted in beni kategorize etme || Comments Off

Gülüşüm bile Sivas yangını, ağlarsam kızma…

Aralık 6th, 2008 by admin


Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off

Sen istedin gül tenimde yara var

Kasım 27th, 2008 by admin

İnsanlar parasız, işsiz güçsüz de olsalar bu şehrin sahibiymiş gibi dolaşıyorlar sokaklarda.Onlardan biri olmanın sessiz ve bir o kadar da canhıraş çığlığını taşıyorum. Ne kadar çok şey bilsem o kadar mutsuz oluyorum. Bir köyde yaşayıp; gündeminden,köşe yazarlarından,kitaplardan aylık çıkan dergilerinden, global köy internetinden, resim karelerinden ve tüm görsel edevattan, tıka basa dolu ulaşım araçlarından, çoklu yüzü olan insancıklardan, linuxdan, sql serverdan,  sosyal iletişim ağlarından, ondan-bundan-şundan geçip çok gidesim var, daha kötüsü kalasımda var.

Bir sabah kalksam hayata dair tüm kelimeleri unutsam mesela, gül tenimde yara açanları, dik durmaya çalışmama rağmen kamburumu çıkartanları, midemi bulandıranları unutsam mesela ya da bıraksam bu afaki seansları, boşver deyip şiire sığınsam. Tufan bitince söz veriyorum Allah’ım hemen geleceğim.

allah’ım kaderimde anarşi ve protesto
antidepresanlar ve içi boş bir gardırop
ne de çok yer kaplıyor mesela al pacino
yardımın gerekiyor kadıköy’deyim stop.

allah’ım kaderim bu sentimental ambargo:
alternatif referans potansiyel salvo yok,
sadece klostrofobi, hicran türbülans ve şok;
cariyeler çekilmiş yeraltına cumburlop.

allah’ım kaderimi sen yazdın sen bilirsin
kalbim oyuncak mı ne, ne kolay kırılıyor?
“deplasmandır bu dünya” diyor albino şeyhim
plasebo yutturuyor bana depresif doktor.

allah’ım kaderimden şikayetçi değilim
aksine bahtiyarım evrende bana da rol
verdiğin için şahsen, allah’ım bizler senin
falsolu kullarınız, n’olur bizden razı ol.

M.Menteş


Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off

Yer Altında Dünya Var

Kasım 25th, 2008 by admin

İnanınız, bütün bildiğimiz hayvaların içinde en sakınmasızı ve en ders almazı insandır.

R.H.Karay


Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off

Yaşamak Sağlığa Zararlıdır *

Kasım 17th, 2008 by admin

Yeni çıkanlar listesini takip etmekten haz etmeyen bünyem, kitaplığın önünde gezinirken Orhan Kemal’in Gurbet Kuşları’nda karar kıldı. Everest yayınları  yedinci baskıya girmekle,  ben ise ne çok büyük ne de çok küçük denilebilecek bir yaş okumasından sonra “yeniden” için mutluydum. Ta ki iflahsızın Mehmet’ in yoksulluğu bir roman karekteri olmakdan çıkıp yüzüme çarpıncaya kadar.

Köprüden sonra, Yıldız Teknik’den önce hemen sol tarafda yeşillik bir alanda -sanırım- bir aile veya birileri yaşıyor. Transit geçişlerde piknik tüplü kahvaltılarını, zaman zaman da gecenin soğunu kıracağını düşündükleri muşambaya sarılı bedenleri görüyorum.  Ve daha acısı bu görüntüye alışmış olduğumun sancısıyla yaşıyorum ! Bir roman karekterleri bir gerçek silüetler derken ağrıyan bedenim akşam üzeri dikilitaş dolaylarında çöpten yenen ekmek arası ile kararı verdi. Evren ve şehir duymamak için kulaklarını tıkasada evet kesinlikle yaşamak sağlığa zararlıydı !

Muhterem babannemin muhteşem deyimi ile hakari-kakari peşinde olanlar için dipsel not:

-Şahıs yoksullukla yeni tanışmamıştır,

-İstanbul’a yeni taşınmamıştır,

-Yıllardır bu görüntüye saatlerce ağlamadan geçebilmenin yöntemleri üzerine çok düşünmüştür.  Bunu beyhude bir çaba olarak görüp bu sancıyı hala taşıyor olabilmenin şükrü ile Mevlasına hamdele halindedir.

-Ha yoksulluk edebiyatı mı ? Yoksulluk bu kadar çirkinken bunun üzerinden yapılabilecek bir edebiyatı oluşturan kelimeleri Allah yaratmamıştır !

*önemli bir skl hareketi


Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off

İyi şeyler duymak isterseniz…

Kasım 9th, 2008 by admin

Digital dünyanın kapılarını açmadağım zamanlardan önce, radyoda asla değişmeyen frekansımdı marmara fm. Radyo düğmesinden açılırdı, o dinlenilirdi ve kapatılırdı. Sonraları digital ortamlardan dinler olduk. Lakin web sayfasını bir açıp kapatan, hatta açıkken canlı yayını dinlenemeyen marmara fm sitesi yenilenmiş. Çok oldu belki, ama ben yaklaşık bir yarım saat önce hasbelkader bakınca gördüm. Stabil durursa çok güzel olmuş. Hiciv yeteneğine hayran kalınmayacak Esra Elönü fragmanları da eklenmiş. En çok da buna sevindim. Ayrıca EE bunları kitaplaştırıyormuş, pek ala. Flashdamı olmuş hepsi diye üzülürken, bir de baktım ki onlar artık bilgisayarımda. Deyimsel ifade ile körün istediği göz sayısı tarzında ifade edebiliriz sanırım. Herşey güzel, herşey iyi de bu İbrahim Paşalı nerede ? Gece yürüşüne alıştırıp cümle alemi neden bu kayboluş diyor insan hani. İstanbulun manzarasına nazır, gecnin bir vakti önemli şeyler söylyen adamı özledik. Tam İyi şeyler duyarken, ses gitti yani. Öyle işte…

Bizi soracak olursanız biz çok iyiyiz

Siz halimizi sordukça

Biz hatırımızı şaha kaldırırız

Büyüklerin ellerinden

Küçüklerin gözlerinden

Beyrutun toprağından

Bosnanın bayrağından

Ebuzerin yalnızlığından

Bilali Habeşinin ilk ezanından

Tarık Bin ziyadın kılıcından

Filistinli cabirin haykırışından

Gazzenin gözyaşından

Öpüyor…


Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off

La tahzen

Kasım 8th, 2008 by admin

Uyuyorumokuyuyorumişegidiyorumvapurdaitişkakışinsanlarınarasındadurupçapımıölçüyoruminsanlaraistem

ediğimhaldegülümsüyorumyardımcıolmuyomuşgibidavranıyorummemnuniyetlerinigörüpbununiyibirşeyol

duğunainanmayaçalışıyorumhavalıkızlarıçapkınerkekleriizliyorumyeninesileçokcacıyorumsiyasetinağırvep

isadamlarınınolmadığıdünyahayallerikuruyorumkapitalistislamcılarındanyılıpkusuyorumistanbulusoluyo

rumşehrinanahtarınıcebimdensakladığımıhatırlayıprahatlıyorumağakapısınagitmeyeniyetlenipgidemeninacı

sınıbiliyorumaynışehirdeolmanınbedeliniödüyorumgalibaaynadakiyüzümdenkorkuyorum


Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off

Demem o ki

Ekim 18th, 2008 by admin

Farzet körsün, olabilir,
Elele tut,
Taş al ve at,
Kafiri bulur.

a.c.z


Posted in beni kategorize etme || Comments Off

İstanbul’un sarışın kardeşi Saraybosna !

Ekim 5th, 2008 by admin

Uluslararası Aliya İzzetbegoviç Sempozyumu 11–12 Ekim 2008 tarihlerinde gerçekleştirilecek. Süleyman Tihiç, Bakır İzzetbegoviç, Prof. Dr. Faruk Çakloviça, Hasan Çengiç, Adamir Jerkovic, Eyüp Ganiç ve Cemalettin Latiç’in yansıra Bosna’dan çok sayıda misafirin katılacağı sempozyum kapsamında bilim adamları, tarihçiler ile siyasetçiler Aliya’yı tartışacaklar. Ayrıca sempozyum kapsamında Aliya İzzetbegoviç’e dair bir sergi ve film gösterimleri düzenlenecek.

Ölümünün 5.yılı için bu etkinlik.Geçen seneki etkinliği İlmi Etüdler Derneği Çamlıca Sabahhatin Zaim kültür merkezinde organize etmişti.Etkinlik güzel, yer ve mekan o kadar Aliya seveni açısından yetersizdi.Cemalettin Latiç, Ademir Jerkoviç, Adnan İsmaili, Alev Erkilet, Ali Bulaç, Akif Emre ve Sadık Yalsızuçanlar’dan Aliya’yı dinlemiştik.

Belediye Başkanı Lokman Çağrıcı etkinlik için “Bosna ve Aliya İzzetbegoviç’e karşı tarihi sorumluluğumuzu yerine getiriyoruz. Aliya, Bosnalı olduğu kadar İstanbulludur ve Türkiyelidir” diyor. Koltuklarda iyi adamlar da oturuyormuş, bilmek ne güzel.

dahası için


Posted in beni kategorize etme || Comments Off

Alınyazısında Söylenen

Ekim 4th, 2008 by admin

kıyılara düşman bir münzeviyim ben

yarına varmış gibi yolundan dönmek isteyen

hoyratça harcadım kalsın istediklerimi

kalmadı oysa istemediklerim bile benimle

anne ben, nihavend makamlarda okunan salalar gibi

bitmeye yakın aslına rucu eden uzun bir cümleyim

ne sahifelerce dolup taşan/harflerin gölgesinde/

ne de levh-i mahfuzdan bir harf eksik !

anne… anne ben çekilmek istenen bir derdin

yarım kalmış nesnesiyim

ne alınyazısından habersizim mükerrer günahlarla

ne de ifşa edilmiş bir sırda kabahatim…

yok ! dedim inkar ettim

ne gelmişse gitmeyle anılmıyor mu onun da adı?

ne kışı, ne baharı ne de sonbaharı

yetmiyor bir ömrü yaşanmış saymak için ne de olsa…

akşam! dedim. bölüyor zihnimi iki eşit parçaya

durup bakıyorum da gökyüzüne

bir yanım burada kalmış

diğer yanım çekip gidiyor bulutlara

yağmurun sesine sakladım ben

henüz çocukken ikrar ettiğim yarım kalmış dualarımı…

biraz dinle beni ey gökyüzü ırmağı

ey toprağa can veren rahmet!

dinle..bir gün seni toprak olup bekleyecek olanı

her kıyının bir müptelası varken

ve yokken artık inkar ettiklerim

en çok sende aradım

kaybetmek istemediğim seslerin değişmeyen yankısını.

yasinonat/ikindiyağmuru/martnisan


Posted in beni kategorize edebilirsin || Comments Off

İstedim ki

Eylül 30th, 2008 by admin

Trtvari yayın yayıp, türkülerle dinlenelim.

Sevin, sevilin, gereksiz gülümseyin falan filan.

Ha birde esen kalın.


Posted in beni kategorize etme || Comments Off